Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Sayın Başkan Vekili, Sayın Büyükelçi,Değerli Öğretim Üyeleri, Değerli Basın Mensupları, Değerli Konuklar,

Başkent Üniversitesi’nin işbirliğiyle Alman Kültür Merkezi’nin Türk ve Alman hukuklarında kadının durumu ile ilgili bir seminer düzenlemesi, zamanlaması itibariyle son derece yerinde olmuştur.

Bilindiği gibi, geçen hafta Türkiye Büyük Millet Meclisi, 22 Kasım 2001 tarih ve 4721 sayılı yeni Türk Medenî Kanunu’nu kabul etmiştir. Kanun’un önümüzdeki günlerde Resmî Gazete’de yayımlanmasını bekliyoruz. Bu Kanun, 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe girecektir. Böylece Türkiye, 21. yüzyılın başında yeni bir Türk Medenî Kanunu’na kavuşmuş olacaktır. Bu Kanun’un temelinde aile hukukunda tam eşitliğin, kadın-erkek eşitliğinin, eşler arasındaki eşitliğin gerçekleştirilmesi vardır.

Aslında yürürlükteki Türk Kanunu Medenîsi 1926’da kabul edildiği zaman da kadın-erkek eşitliği, önceki dönemlere oranla çok büyük bir ölçüde gerçekleştirilmiştir. En azından o zamanki Avrupa standartlarında kadın-erkek eşitliği gerçekleştirilmiştir. Çünkü 1926’da kabul edilen Türk Kanunu Medenîsi Avrupa’daki en yeni, en ileri Medenî Kanun olarak İsviçre Medenî Kanunu’nun bir çevirisi olarak alınmıştı. Ancak zaman içinde görüşler değişmektedir. Kadın-erkek eşitliği ile ilgili görüşlerde de özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çok büyük değişmeler olmuştur.

Türkiye, Cumhuriyetle birlikte Ulu Önder Atatürk’ün getirdiği çeşitli kanunlarla, çeşitli yasal düzenlemelerle kadın-erkek eşitliğini her alanda gerçekleştirme yolunda çok önemli adımlar atmıştır. 1926’da Türk Kanunu Medenîsi’nde kadın-erkek eşitliğinin önceki dönemlere oranla çok büyük ölçüde gerçekleşmesi ve kadınla erkeğin gerçekten eşdeğer olarak kabul edilmesi büyük bir süreci başlatmıştır. Özel hukuk alanında başlayan bu süreç, kamu hukuku alanında 1930’da önce yerel yönetimlerde kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesini, bu arada kadınların da belediye başkanı, belediye meclis üyesi seçilebilmesini öngören kanunla devam etmiş; 1934’te ise kadınlara da milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.

Böylece Türkiye, 1930’lu yılların ortasında kamu hukuku alanında kadın-erkek eşitliğini tam olarak gerçekleştirmiştir. Aslında Anayasa’da da insanlar arasında eşitlik ilkesi bir temel ilke olarak vurgulanmıştı. Ancak özel hukuk alanında gerek Türk Kanunu Medenîsi’nin, gerek o sıralarda yürürlükte bulunan bütün medenî kanunların kadın-erkek eşitliğini tam olarak gerçekleştirmedikleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki gelişmelerle açıklığa kavuşmuştur. Bunun içindir ki önce Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın kurulmasına ilişkin Antlaşma’da, sonra da İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde insanlar arasında hiçbir yönden, bu arada cinsiyet açısından ayırım yapılamayacağı, kadın ve erkeklerin eşit olduğu ilkesi bir evrensel ilke olarak ilân edilmiştir.

Bu gelişme, kadınlarla erkeklerin gerek özel hukukta, gerek kamu hukuku alanında siyasal haklar bakımından eşit haklara sahip olduklarını vurgulayan çeşitli uluslararası belgelerle devam etmiştir. Birleşmiş Milletler belgeleri yanında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de kadın-erkek eşitliğini önemle vurgulamıştır. Bu çalışmalar 1979’da Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi ile bir anlamda zirveye ulaşmıştır. Türkiye bu Sözleşme’yi 1985’te kabul ederek yürürlüğe koymuştur. Ancak gelişme burada bitmiyor. Bu uluslararası belgelerin iç hukuka da tam olarak yansıtılması gerekir.

Bu anlamda Alman anayasa koyucusu ve yasa koyucusu çok önemli ve bütün dünya için örnek olacak düzenlemeler yapmıştır. Gerçekten –biraz önce Sayın Büyükelçinin de işaret ettiği gibi– 23 Mayıs 1949 tarihli Federal Alman Temel Kanunu ya da Federal Alman Anayasası, 3. maddesinde insanlar arasında eşitliği ilân ettikten sonra ayrıca “Ekekler ve kadınlar eşit haklara sahiptirler” hükmünü getirmiştir. Aynı Anayasa, 117. maddesinde bu ilkeye aykırı olan kanunların en geç 31 Mart 1953 tarihine kadar, uyum kanunları çıkarılıncaya kadar geçerli kalacağını ve ondan sonra geçerliliklerini kaybedeceğini de hükme bağlamıştır. Bu, yasa koyucu için de önemli bir program niteliğindeydi. Ancak Anayasa’nın bu hükmüne rağmen 31. Mart 1953 tarihinde istenilen düzenlemeler henüz gerçekleştirilememişti. Almanya’da Eşit Haklar Kanunu (Gleichberechtigungsgesetz), ancak 18 Haziran 1957’de çıkarılmıştır. Bununla Alman Medenî Kanunu’nun çeşitli hükümlerinde, bu arada aile hukukunda kadın-erkek eşitliğini tam olarak gerçekleştiren düzenlemeler yapılmıştır.

Kadın-erkek eşitliğinin önemli bir yönü, evlilikteki mal rejimleri ile bağlantılıdır. Bu, eşitliğin maddi temelini oluşturmaktadır. Almanya’da daha önce yasal mal rejimi olarak kocanın yönetim ve yararlanma hakkına dayalı mal rejimi (Güterstand der Verwaltung und Nutzniessung des Mannes) yürürlükteydi. 1957’de kabul edilen Eşit Haklar Kanunu ile yasal mal rejimi değiştirilmiş ve kazanç ortaklığı sistemi (Güterstand der Zugewinngemeinschaft) getirilmiştir. 31 Mart 1953 tarihinde önceki yasal mal rejiminde yaşayan eşler için –başka türlü bir anlaşma yapmadıkları takdirde– Eşit Haklar Kanunu’nun yürürlük tarihinden itibaren uygulanmaya başlayan yeni sistemde, evlilikten sonra edinilen değerlerin eşler arasında bir anlamda paylaşılması ya da bu değerlerin eşlere birlikte ait olması ilkesi benimsenmiştir. İşte bu sistem, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çeşitli Avrupa ülkelerinde aile hukuku ve mal rejimleriyle ilgili olarak yürütülen çalışmaların, yapılan düzenlemelerin temeli olarak nitelendirilebilir. Nitekim Fransa’da 1965’te, İsviçre’de 1984’de bu yönde düzenlemeler yapılmıştır.

Türkiye, –biraz önce değindiğim gibi– 1926’da İsviçre Medenî Kanunu’nu iktibas etmiş olan bir ülkedir. Özel hukuk alanında İsviçre ile böyle bir hukukî bağlantımız var. Bu bağlantı, aslında Türk hukukunun Avrupa hukuku ile bağlantısıdır. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, adları farklı da olsa, ister Alman Medenî Kanunu (Bürgerliches Gesetzbuch), ister İsviçre Medenî Kanunu (Zivilgesetzbuch), ister Fransız Medenî Kanunu (Code civil), ister İtalyan Medenî Kanunu (Codice civile) olsun, hepsi temelde aynı ilkelere dayanmaktadır. Ama biz 75 yıllık bir uygulama sonucunda özel hukuk alanında İsviçre ile gerek doktrin bakımından, gerek içtihatlardan yararlanılması bakımından çok yakın bir ilişki içindeyiz. O nedenle yeni Türk Medenî Kanunu hazırlanırken öncelikle İsviçre hukukundaki gelişmeler dikkate alınmıştır. Bu, aynı zamanda Avrupa hukukundaki gelişmelerin yansıması niteliğindedir. O nedenle yeni Türk Medenî Kanunu, yasal mal rejimi olarak İsviçre modelini, edinilmiş mallara katılma rejimini benimsemiştir.

Yeni Türk Medenî Kanunu, ülkemizde 75 yıllık bir uygulamada ortaya çıkan sorunlara ve ihtiyaçlara çağdaş gelişmeler ışığında cevap veren çözümler getirmiştir. Ama bu günkü Seminerin konusu itibariyle ben onların ayrıntılarına girmek istemiyorum. Sadece kadın-erkek eşitliği ile ilgili olarak aile hukukunda yapılan yenilikler hakkında özet bilgi sunmak istiyorum.

Yeni Türk Medenî Kanunu, kadın-erkek eşitliğini aile hukukunda her alanda gerçekleştirmiştir. Bu arada önemli bir değişiklik, Anayasa’mızda yapılan son düzenlemeler arasında kabul edilen yeni bir ilke olarak Anayasa hukukumuzda da yer almıştır. Bu, Anayasa’mızın 41. maddesindeki “Aile, Türk toplumunun temelidir” hükmünden sonra “ve eşler arasında eşitliğe dayanır” hükmünün eklenmesiyle gerçekleşmiştir. Aslında kadın-erkek eşitliğinin –Alman Anayasası’nda olduğu gibi– bizim hukukumuzda da genel bir ilke olarak Anayasa’nın 10. maddesinde eşitlikle ilgili genel hükümler arasında “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptirler” biçiminde yer almasında yarar vardır. İleride yapılacak Anayasa değişikliklerinde bu konu da dikkate alınmalıdır. Ama şimdilik Türk Anayasası’nda da ailenin eşler arasında eşitliğe dayandığının vurgulanması da bu yolda önemli bir adımdır.

Türk Medenî Kanunu Tasarısı ise, daha hazırlanış sırasında bu ilkeyi ön plâna çıkarmıştır. Bu anlamda Türk Medenî Kanunu Tasarısı, Anayasa’da yer alan bu hükümden önce bu ilkeyi benimsemiş ve onu hayata geçirmek için gerekli düzenlemeleri getirmiştir.

Yeni Türk Medenî Kanunu’na göre, aile hukukunda eşitlik, evlenme yaşından, evlenme ehliyetinden başlamaktadır. Bizde şimdiye kadar kadınlar 15, erkekler 17 yaşının bitirilmesiyle evlenme ehliyetini kazanırlardı. Olağanüstü durumlarda kadınlar 14, erkekler 16 yaşın bitirilmesiyle evlenmeye ehil kılınabilirdi. Şimdi her iki eş de, 17 yaşın doldurulmasıyla, yani 18 yaşın bitirilmesiyle evlenme ehliyetine sahip olacaktır. Olağanüstü durumlarda evlenme yaşı da 16 yaşın bitirilmesidir.

Bu, Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne de uygun olan bir düzenlemedir. Çünkü çocuk, doğumdan 18 yaşına kadar olan dönemi yaşayan insanı ifade etmektedir. Dolayısıyla artık çocukların evlenmesi söz konusu değildir. Onlar bu dönemi eğitimle geçireceklerdir.

Şimdiye kadar evlenmek için eş adayları, erkeğin ikametgâhının bulunduğu yer evlendirme memuruna başvururlardı. Yeni Kanun’a göre her iki eş adayının ikametgâhındaki ya da –yeni terimle– yerleşim yerindeki evlendirme memuruna başvurabileceklerdir.

Şimdiye kadar eşlerin birlikte oturacağı konutu koca seçerdi. Bundan sonra bunu birlikte seçeceklerdir. Şimdiye kadar kocanın ikametgâhı karının da ikâmetgahı sayılırdı. Yeni Kanun’da artık böyle bir hüküm yer almamaktadır.
Şimdiye kadar koca evlilik birliğinin reisi idi. Artık ailede her iki eş aynı yetkilere sahip olacaktır. Bu anlamda ailede artık reis yoktur. Çünkü eşler eşit haklara, eşit yükümlülüklere ve sorumluluklara sahiptirler. Bunu “Her iki eş de reistir” şeklinde de ifade edebiliriz. Ama yeni Kanun’da böyle bir hüküm yer almamaktadır.

Yürürlükteki Türk Kanunu Medenîsi’nde kocanın hakları ve görevleri ile karının hakları ve görevleri ayrı ayrı gösterilmiştir. Yeni Türk Medenî Kanunu ise, eşitliği kullandığı terminoloji ile de ifade etmektedir. Her iki eşin hakları, yükümlülükleri ve sorumlulukları aynı olduğu için, aralarında artık hiçbir fark kalmadığı için hep “eşler”den söz edilmektedir.

Sadece iki maddede “karı” sözcüğü kullanılmıştır. Diğer maddelerde “eşler” sözcüğü ile eşlerin hakları, yükümlülükleri ve sorumlulukları ifade edilmiştir. “Karı” sözcüğünün kullanıldığı maddeler ise, başka bir özne ile ifade edilmesi mümkün olmayan gebelikle ilgilidir. “Koca” sözcüğü ise kullanılmamaktadır.

Şimdiye kadar koca ailenin geçimini sağlamakla, kadın da gücü oranında ona yardımcı olmakla yükümlüydü. Şimdi her iki eşe de eşit haklar kadar eşit yükümlülükler de verilmiştir.
Şimdiye kadar çocukların terbiyesinde eşler anlaşamazlarsa son söz kocaya aitti. Şimdi çocukların yetişmesinde artık eşler anlaşmak zorundadırlar.

Görüldüğü gibi, 1926’da kadın-erkek eşitliğini büyük ölçüde gerçekleştiren Türk Kanunu Medenîsi’nde eşitlikle bağdaşmayan bütün kalıntılar kaldırılmıştır.

Bunlardan bir bölümü, daha önce Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu iptal kararları ile kaldırılmıştı. Örneğin karının çalışmasını kocanın iznine bağlayan Türk Kanunu Medenîsi’nin Kanunu’nun 159. maddesi on yıl önce Anayasa Mahkemesi’nin bu maddenin eşitlik ilkesine aykırı olduğunu belirten kararı ile iptal edilmiştir.

Nesep ya da –yeni terimle– soybağı bakımından evlilik içi ve evlilik dışı çocuklar arasında Türk Kanunu Medenisi’nin 292. maddesinde eşitsizlik yaratan bir hüküm de Anayasa Mahkemesi’nin bir kararı ile eşitlik ilkesine aykırı bulunarak iptal edilmiştir. Böylece evlilik içi ve evlilik dışı çocuklar arasındaki farklar kaldırılmıştır. Artık doğum itibariyle insanlar arasında herhangi bir eşitsizlik söz konusu olmayacaktır.
Yeni Türk Medenî Kanunu’nun kabul ettiği edinilmiş mallara katılma rejimi ise, eşler arasındaki eşitliğin maddî temelini oluşturacaktır. Bu rejim, Alman hukukundaki kazanç ortaklığı sisteminin bir benzeridir.

Bütün bunlar yeni Türk Medenî Kanunu’nun aile hukukunda kadın-erkek eşitliği ve genel olarak eşitlikle ilgili olarak getirdiği düzenlemelerin başlıcaları olarak belirtilebilir.

Bu arada şunu söylemekte yarar görüyorum. Kanunlar, genellikle toplumdaki gelişmeleri izler. Bazen de toplumlar için programlar getirirler. 1926’da kabul edilen Türk Kanunu Medenîsi, Türk toplumu için bir programdı. Bu program başarıyla uygulanmıştır. Yeni Türk Medenî Kanunu’nun da bütün hükümleriyle ülkemizde tam olarak uygulanması için gereken her şeyi yapmak durumundayız.

Eşitlik, bu arada kadın-erkek eşitliği insan haklarının bir parçasıdır. Zaten “kadın hakları” denildiği zaman insan haklarının kadınlar açısından da tam olarak gerçekleştirilmesi anlatılmaktadır.

Türkiye, Anayasasında insan haklarına saygılı bir devlet olduğunu Cumhuriyetin değişmez niteliklerinin başında belirtmiş olan bir ülkedir. Şimdi insan haklarını herkes için, kadın-erkek eşitliğini de bütün insanlarımız için gerçekleştirmek yolunda Türkiye Büyük Millet Meclisi çok önemli bir adım atmıştır. Yeni Türk Medenî Kanunu, şimdiye kadarki başarıların bir sonucu olduğu kadar, bundan sonra gerçekleştirilecek hedefler bakımından da bir program niteliğindedir. Türk Milleti, bu programı da tam bir başarıyla gerçekleştirecektir.

Hukuklar arasında etkileşme, bütün tarih boyunca görülen bir süreçtir. Biz, Alman hukukundaki gelişmeleri de bir anlamda bu yeniliklerin temelindeki çağdaş düzenleme olarak değerlendirmiş bulunuyoruz.

Bu Seminer’in bütün bu benzerlikleri, yakınlıkları ve bu etkileşme sürecini en yetkili ağızlardan ortaya koyacak bir seminer olduğunu düşünüyorum. Bu Seminer’de bildiri sunacak değerli bilim adamlarına, bütün katılımcılara ve bu Seminer’i düzenleyen Başkent Üniversitesi ile Alman Kültür Merkezi’ne teşekkür ediyorum. Seminer’in başarılı olmasını diliyorum.

Hepinizi saygıyla selâmlıyorum.