Sayın Rektör, Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin Sayın Müdürü, Friedrich Naumann Vakfı’nın Sayın Temsilcisi, Hâkimler ve Cumhuriyet Savcıları, Değerli Konuklar, Değerli Basın Mensupları,
Avrupa Birliği, Türkiye gündeminde her zaman ön sırada olan bir konudur. Ancak Sayın Temsilcinin basındaki bazı haberlere dayanarak burada ifade ettiği bir bilginin doğru olmadığını söylemek durumundayım. Çünkü Millî Güvenlik Kurulu’nun bu günkü toplantısında başka konular ele alınacaktır. Ama Avrupa Birliği, bu gün buradaki toplantıda olduğu gibi, her zaman Türkiye’nin gündeminde en ön sırada olan konuların başında geliyor.
Avrupa Birliği, aslında en az yarım yüzyıllık bir sürecin sonucudur. İkinci Dünya Savaşı’nda birbiriyle savaşan ülkeler, savaş yerine ortak çabalarını, ortak olanaklarını halklarının mutluluk ve refahı yolunda kullanmaları durumunda bunun hepsi için, herkes için yararlı olacağını görmüşlerdir. Böylece 1951’de Paris Antlaşması ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’ndan başlayarak üç topluluk kurulmuştur. 1957’de Roma Antlaşmaları ile Avrupa Ekonomik Topluluğu ya da Ortak Pazar ve bir de Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu kurulmuştur.
Başlangıçta üç ayrı topluluk olarak ortaya çıkan bu kuruluşlar, daha sonra hem üye sayıları itibariyle genişlemiş, hem üyeleri arasındaki ilişkileri daha çok yoğunlaştırmak amacıyla 1986’da birleştirilmiştir. Üç topluluğun yerini Avrupa Toplulukları almıştır. 1992’de Maastricht Antlaşması’ndan sonra Avrupa Toplulukları’nın adı Avrupa Birliği olarak değiştirilmiştir. Aslında bu isim değişikliği bile gelişmeyi çok iyi ifade etmektedir. Çünkü başlangıçta topluluk olarak belirli konularda ortak çabalarını birleştirmek isteyen ülkeler, daha sonra birlik olarak daha yakın, daha yoğun ekonomik ve siyasal ilişkilere girmeyi kararlaştırmışlardır.
Gerçekten bugün Avrupa Birliği, yalnız başlangıçtaki üç topluluğun çalışma alanlarında değil, onların ötesindeki konuları ve bunları gerçekleştirecek araçları, bu konuları yürütecek üye sayısı itibariyle çok güçlenmiştir. Bugün Avrupa Birliği, artık sadece bütün devlet sınırlarının bir anlamda kalktığı geniş bir gümrük birliği değil, aynı zamanda bir ekonomik ve parasal birliktir; bir ortak güvenlik ve dış politika, bir ortak güvenlik ve savunma politikası ile giderek siyasal bir birliğin yolunu açmaktadır. Artık Avrupa Birliği, bütün bu nitelikleriyle bir siyasal birlik olmak yolundadır.
Avrupa Birliği, başlangıçta 6 ülkeyle başlayan bir hareket olduğu hâlde, bugün üye sayısı 15’i bulmuştur. Hâlen 12 aday ülkeyle üyelik görüşmeleri sürdürülmektedir. Bunlardan bir bölümünün kısa zamanda Avrupa Birliği’ne üye olarak alınması söz konusudur. 13. aday ülke ise Türkiye’dir. Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun kuruluşundan hemen sonra 1959’da Yunanistan’ın arkasından Avrupa Ekonomik Topluğu’yla bir ortaklık anlaşması yapılması başvurusunda bulunmuştur. Bu başvurulardan önce Yunanistan’ınki 1961’de Atina Antlaşması ile, daha sonra Türkiye’ninki 1963’te Ankara Antlaşması’yla sonuçlanmıştır.
O zaman Avrupa’da bir başka birleşme hareketi daha vardı. O da Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi’ydi. Böylece 1950’li yıllarda Avrupa’da amaçları farklı, rakip iki birleşme hareketi ortaya çıkmıştır. Ama Türkiye daha o zaman tercihini Avrupa Ekonomik Topluluğu’ndan, yani bugünkü adıyla Avrupa Birliği’nden yana yapmıştır.
Atina ve Ankara Antlaşmalarının ortak bir yanı vardır. Her iki antlaşma daha sonra başka ülkelerle benzerleri yapılan ortaklık anlaşmalarından farklı olarak tam üyelik perspektifi veren anlaşmalardır. Gerçekten Ankara Antlaşması’nın 28. maddesine göre, Antlaşma’nın işleyişi, Türkiye’nin, Topluluğun kuruluş antlaşmasındaki yükümlülükleri yerine getirebileceğini gösterdiği zaman taraflar, Türkiye’nin Topluluğa katılması olanağını inceleyeceklerdir. İşte bu, tam üyelik perspektifidir.
Bununla birlikte Avrupa Birliği ve Türkiye ilişkileri, oldukça inişli ve çıkışlı bir yol izlemiştir. Aslında Avrupa Birliği, bizim için –vaktiyle Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, Aşık Veysel’in bir şiirindeki deyişi kullanarak söylediği gibi– ince uzun bir yoldur. Ama bu yol, aynı zamanda inişli ve çıkışlı bir yol olmuştur.
Ankara Antlaşması’nda üç dönem öngörülmüştür. Bunlardan birincisi hazırlık dönemi, ikincisi geçiş dönemi, üçüncüsü son dönemdir. Hazırlık dönemi için taraflarca uzatılmasına karar verilmediği takdirde 5 yıllık bir süre öngörülmüştür. Geçiş dönemi için taraflarca yine uzatılmasına karar verilmediği takdirde 12 yıllık bir süre öngörülmüştür. Son dönem, yani gümrük birliği dönemi için bir süre öngörülmemiştir.
Uygulamaya bakıldığında başlangıçta 5 yılda tamamlanması düşünülen hazırlık döneminin 10 yıl devam ettiğini görüyoruz. Başlangıçta, hatta 1970’de imzalanan Katma Protokol’de esas itibariyle 12 yıl olarak belirlenen geçiş dönemi süreci ise, –hem bu Protokol’ün çeşitli maddelerinde öngörüldüğü, hem fiilen öyle olduğu gibi– 22 yıl sürmüştür.
Son döneme Ankara Antlaşması’yla kurulan ortaklık ilişkisinin ortak kurumu olan Ortaklık Konseyi’nin kararıyla 1995 yılında girilmiştir. 1995 yılında alınan bu kararla Türkiye, 1 Ocak 1996’dan itibaren Avrupa Birliği’yle bir gümrük birliği ilişkisi içindedir. Ankara Antlaşması’nda Gümrük Birliği’nin her türlü mal alışverişini kapsayacağı belirtildiği halde; daha sonra 1995’de kararlaştırılan Gümrük Birliği, esas itibariyle sanayi mallarıyla sınırlıdır. Ankara Antlaşması’nda öngörülen bazı hususlar uygulamada ya gerçekleştirilmemiş, ya daha sonra başka hükümlerle, başka düzenlemelerle değiştirilmiştir.
Öte yandan Avrupa Birliği de –biraz önce ifade etmeye çalıştığım gibi– sürekli bir gelişme içindedir. Bu arada Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileri de değişik çizgiler izlemiştir. Ama bugün biz Ankara Antlaşması’na ve 1995’teki Ortaklık Konseyi Kararına göre Avrupa Birliği’yle bir tam üyelik ilişkisi olmaksızın gümrük birliği içinde olan tek ülkeyiz.
Türkiye, 1987 yılında tam üyelik başvurusunda da bulunmuştur. Ancak o başvuru karşısında önce Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği için “ehil” olduğunun belirtilmesiyle yetinilmiştir. Daha sonra Türkiye’nin aslında Ankara Antlaşması’nda öngörülen tam üyelik perspektifini tam olarak açmamak için örneğin Türkiye’nin de katılabileceği Avrupa Konferansı türünden birtakım oluşumlar öngörülmüştür. Lüksemburg Zirvesi’nde bu yolda karar alınmıştır. Ama 10-11 Aralık 1999 günleri Helsinki’de toplanan Avrupa Birliği Zirvesi’nde nihayet Türkiye’nin diğer aday ülkelerle eşit koşullar altında aday olduğu kabul edilmiştir. İşte bugün bir yandan Avrupa Birliği’yle gümrük birliği içinde ilişkilerimiz sürerken, bir yandan da Avrupa Birliği üyeliği yolunda çalışmalarımız devam etmektedir.
Helsinki Zirvesi’nde ve daha sonraki açıklamalarda bu konuda Türkiye ile diğer aday ülkeler arasında bir ayırım yapılmayacağı, bunlar arasında eşit bir uygulama sağlanacağı ifade edilmiştir. Tabiî, Kıbrıs sorunu, Ege sorunu gibi Türkiye’ye özgü bir takım sorunlar da vardır; bu sorunların da çözülmesi gerekmektedir.
Her şeyden önce bütün aday ülkelerden ve Türkiye’den beklenen ortak kriterler, Kopenhag Kriterleri olarak da ifade edilebilen kriterlerdir. Buna göre bütün aday ülkeler ve Türkiye, Avrupa Birliği’nin siyasî kriterlerini gerçekleştirmek durumundadır. Siyasî kriterler derken demokrasi, hukuk devleti, insan haklarına saygı ve azınlıkların korunması ilkelerinin gerçekleştirilmesi anlaşılmaktadır. Bunun yanında ekonomik kriter olarak bütün aday ülkeler, işleyen bir piyasa ekonomisine, Avrupa Birliği ülkeleriyle yarışabilecek bir piyasa ekonomisine sahip olmak durumundadır. Son olarak bütün aday ülkeler gibi Türkiye de, Avrupa Birliği’nin siyasal, ekonomik ve parasal birlik unsurları dahil bütün yükümlülüklerini üstlenebilecek durumda olmak zorundadır.
Şimdi bu kriterlerin diğer adaylarca ne ölçüde gerçekleştirildiği, burada bizim değerlendirme konumuz değildir. Ancak biz, öncelikle bu kriterlerin gereğini yerine getirmek durumunda olduğumuzu bilmeliyiz. Bu günkü Panel’in konusu itibariyle, siyasî kriterlerin özel bir önemi vardır. Hemen söyleyelim ki, Türkiye Cumhuriyeti, zaten Anayasa’mızın 2. maddesinde belirtildiği gibi insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik, sosyal bir hukuk devletidir. Bu ilkeleri bütün kanunlarımızda, bütün devlet uygulamalarımızda gerçekleştirmek, bizim görevimizdir. İnsan haklarına saygılı olmak, demokratik, lâik, sosyal bir hukuk devleti olmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilemez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez nitelikleridir. İşte bütün bunları biz gerçekleştirmek zorundayız.
Türkiye, Lozan Antlaşması’yla azınlık olarak kabul ettiği dinî toplulukların özelliklerini korumaya yönelik haklarına tam olarak saygılıdır. Anayasa’mıza göre Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Dolayısıyla vatandaşlarımız arasında herhangi bir ayrım söz konusu değildir. Aynı biçimde vatandaşlarımızın yaşayışlarına, konuşmalarına, konuşma dillerinde kullandıkları dile herhangi bir müdahale söz konusu değildir; hiçbir zaman da olmamıştır.
Biz Avrupa Birliği’ne uyum sağlamak için Avrupa Birliği müktesebatı olarak adlandırılan ve bazen 80.000, bazen 100.000 sayfadan oluştuğu ifade edilen düzenlemeleri hukuk sistemimize kazandırmak durumundayız. Ancak Türkiye’nin bu konuda fazla bir güçlükle karşılaşmayacağını hemen söylemeliyim. Çünkü Türkiye, 160 yıldan beri Avrupa ülkelerinden iktibas ettiği kanunlarla hukuk sistemini düzenlemektedir. Hele 1926’da Türk Kanunu Medenîsi ile başlayan harekette bütün hukuk kurallarımız, lâik temellere dayalı bir hukuk sistemini şekillendirmiştir. Yürürlükteki bütün hukuk kuralları, bütün düzenlemeler, temelde zaten Avrupa ülkelerinde geçerli olan hukuk kurallarıdır.
Fakat Türkiye, 1960’da, 1971’de ve 1980’de birer askerî müdahale yaşamıştır. Türkiye, daha önce ülkesinde yaşanan birtakım olayları bir daha yaşamamak için her anayasasına bir önceki dönemin olaylarına tepki niteliğinde birtakım hükümler koymuştur. Örneğin 1961 Anayasası, 1950-60 yıllarının otoriter uygulamalarına bir tepki olarak son derece özgürlükçü bir anayasa olarak hazırlanmıştır. Ancak özgürlüklerin kötüye kullanılarak ülkenin anarşiye sürüklenmesi, 1971 askerî müdahalesinden sonra yapılan Anayasa değişiklikleriyle bu özgürlükleri daraltma olanağı veren ya da daraltan hükümler konmasına neden olmuştur. Aynı anlayış, 1970’li yıllarda yaşanan olaylara bir tepki olarak 1982 Anayasası’na yansımıştır. Ama koşullar normalleştikçe bunları Avrupa ülkelerinde geçerli olan kriterlere uygun olarak yeniden düzenlemek de bizim görevimizdir.
Türkiye, 1983’ten itibaren ülkemizde 30.000 insanın hayatını kaybetmesine ve 5.000 şehit verilmesine neden olan bir ayrılıkçı terör hareketini yaşamıştır. Bütün bunlar, elbette kanunlarımızda ve Devletin politikalarında etkisiz kalmamaktadır. Ülke bütünlüğünü korumak, ulusal birliği korumak her devletin görevidir. Ancak koşullar normale döndüğü ölçüde ona uygun kuralları getirmek de bizim görevimizdir.
İşte bu düşünceyledir ki 1982 Anayasası daha sonra 7 kez değişikliğe uğramıştır. Bu değişikliklerden en kapsamlısı geçen yıl yapılmıştır. Anayasa’nın 34 maddesi değiştirilmiştir. Bu değişikliklerin en önemlisi temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması konusunda yapılan değişikliktir. Daha önce Anayasa’mızın 13. maddesinde belirtilen genel sınırlama nedenleri yanında çeşitli maddelerde her temel hak ve özgürlükle ilgili özel sınırlama nedenleri vardı. Geçen yıl yapılan değişiklikle genel sınırlandırma nedenleri kaldırılmış ve –Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne paralel olarak– her temel hak ve özgürlüğün ancak o temel hak ve özgürlükle ilgili maddede öngörülen nedenlerle sınırlanabileceği kabul edilmiştir. Ayrıca bu sınırlamanın –eskiden olduğu gibi– kanunla yapılacağı ve temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamayacağı, yapılacak olan sınırlamaların demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyet ilkesinin gereklerine uygun olacağı ve ölçülülük ilkesi çerçevesinde kalacağı, yine Anayasa’nın yeni 13. maddesinde belirtilmiştir.
İşte bu değişiklik, temel hak ve özgürlüklerle ilgili bütün kanunların gözden geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu çalışmalar başlamıştır. Üç gün önce Türkiye Büyük Millet Meclisi, Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı’nı kabul etmiştir. Şubat ayında benzeri bir tasarı, Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun olarak kabul edilmiştir. Ondan önce Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’da bir değişiklik yapılmıştır. Bütün bunlarla Anayasa değişiklikleriyle ortaya konulan özgürlükçü, demokratik anlayışa uygun yeni düzenlemeler getirilmektedir. Bu çalışmalar devam edecektir.
Türkiye, Avrupa Birliği müktesebatının üstlenilmesi konusunda –Avrupa Birliği’nin kabul ettiği Katılım Ortaklığı Belgesi’ne paralel olarak– bir Ulusal Program hazırlamıştır. Bu Program’da bazı tedbirlerin kısa vadede, bazı tedbirlerin orta vadede alınması öngörülmüştür. Kısa vadede alınması gereken tedbirler bir yılda, orta vadede alınması gereken tedbirler ise bir yılı aşan bir süre içinde alınması gereken tedbirlerdir. Ulusal Program, 19 Mart 2001 günü Bakanlar Kurulu’nca kabul edilmiş; 24 Mart 2001 günü Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Şimdi kısa vade sona ermiştir. Ama kısa vade içinde dahi orta vadeli tedbirlerden bazıları gerçekleştirilmiştir. Kısa vade için öngörülen hedeflerin çok büyük bir bölümüne ulaşılmıştır. Bu çalışmalar, aralıksız devam etmektedir.
Avrupa Birliği müktesebatının Türk hukukuna kazandırılması konusunda hemen hemen bütün bakanlıkların görevi vardır. Çünkü sözünü ettiğimiz 80.000-100.000 sayfa çok çeşitli konularla ilgilidir. Bunların içinde yalnız temel hukuk kuralları değil, çevre sorunlarından balıkçılığa kadar, ormancılığa kadar çok çeşitli konularda düzenlemeler vardır. Dolayısıyla her bakanlık kendisine düşeni yapacaktır. Ayrıca bunların hepsinin kanun olarak çıkarılması da zorunlu değildir. Hukuk sistemimizin öngördüğü düzenleme biçimlerinden her biri, elbette yasal temeli olmak kaydıyla kullanılabilir.
Adalet Bakanlığı, Türkiye’de bir hukuk ve yargı reformu gerçekleştirme çabası içindedir. Bu çaba, hem Anayasa’mızın gereklerine uygun, hem Avrupa Birliği müktesebatının üstlenilmesine ilişkin Türkiye Ulusal Programı’nda öngörülen hedefler doğrultusunda bir çabadır. Bu çerçeve içinde biz, 1926’dan itibaren kabul edilen bütün temel kanunlarımızı yeniliyoruz. 1926’daki hukuk devriminin simgesi olan Türk Kanunu Medenîsi’nin yerini alan yeni Türk Medenî Kanunu, 22 Kasım 2001 günü kabul edilmiş ve 1 Ocak 2002 günü yürürlüğe girmiştir. Bu Kanun, çeşitli konulardaki yeni hükümleri yanında özellikle aile hukukunda kadın-erkek eşitliğini tam olarak gerçekleştirmesiyle dikkati çekmektedir.
Türk Medenî Kanunu’nun devamı olarak Borçlar Kanunu ile Türk Ticaret Kanunu’nun yenilenmesine yönelik çalışmalar devam etmektedir. Bu çalışmalarda Avrupa Birliği’nin direktifleri (yönergeleri) göz önünde bulundurulmaktadır. Bilindiği gibi, Avrupa Birliği’nde çeşitli konulardaki direktifler, üye ülkelerce o konularda yapılması gereken düzenlemelerin ilkelerini koymaktadır. Türkiye de, söz konusu çalışmalarda bu direktifleri göz önünde bulundurmaktadır.
Türk Ceza Kanunu Tasarısı ile ilgili çalışmalar büyük ölçüde tamamlanmıştır. Usul Kanunlarından oluşan bir paket, yakında Bakanlar Kurulu’na sunulacaktır. Bu çerçevede Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu tümüyle, Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu ile İcra ve İflâs Kanunu, başta kanun yolları olmak üzere çeşitli hükümleriyle değiştirilmektedir. Bunlarla birlikte İlk Derece ve Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluşuna İlişkin Kanun Tasarısı da paketin içinde yer alacaktır. Bu arada Aile Mahkemelerinin Kuruluşuna İlişkin Kanun Tasarısı Bakanlar Kurulu’na sunulmuş bulunmaktadır.
Bütün bu çalışmalarla biz, 1926’dan itibaren gerçekleştirilen büyük hukuk reformunu şimdi 3. binyılın başında 21. yüzyılın ihtiyaçlarına ve çağdaş görüşlere uygun olarak yeniliyoruz. Bu çalışmalar aynı zamanda Avrupa Birliği müktesebatının üstlenilmesi niteliğini taşımaktadır.
Avrupa Birliği üyeliği yolunda diğer aday ülkelerden de beklenen kriterler yanında Türkiye’nin çözmesi gereken veya çözümüne katkıda bulunması gereken başka birtakım konular da vardır. Bunların başında Ege sorunu gibi Yunanistan’la aramızdaki sorunlar ve Kıbrıs sorunu gelmektedir.
Aslında Avrupa Birliği Komisyonu, daha önce Yunanistan’ın üyelik başvurusuyla ilgili görüşünde o zamanki adıyla Topluluğun bu konuda tarafsız kalması gerektiğini ifade etmişti. Ancak Yunanistan’ın Avrupa Birliği’ne üyeliğinden sonra Avrupa Birliği’nin tutumunda bir değişiklik dikkati çekmektedir. Sorunların çözümünde çaba Türkiye’den beklenmektedir, özveri Türkiye’den beklenmektedir. Oysa biz, yalnız kendimizle ilgili olan sorunları kendi başımıza çözmek durumundayız. Ama ikili sorunlar, ancak karşılıklı görüşmeler yoluyla çözülebilir; belli noktalarda uzlaşmak için gerektiğinde karşılıklı özveride bulunarak, karşılıklı ödünler vererek bir anlaşmaya varılabilir. Bütün bunların sadece bir taraftan beklenmesi, kendisi zaten Avrupa Birliği üyesi olan bir ülkeyi uzlaşmaz bir tutuma itmekten başka hiçbir yarar sağlamaz ve sorunlar çözümsüz kalır. Böyle bir durum, taraflardan hiç birinin yararına olmadığı gibi; Avrupa Birliği’nin de yararına değildir.
Kıbrıs sorununa gelince; Kıbrıs’ta bugünkü durum, bilinen olaylar sonucunda ortaya çıkmıştır. 1959 Londra ve Zürih Antlaşmalarından sonra 1960 Anayasası ile Kıbrıs’ta bağımsız bir devlet kurulmuştu. Bu Anayasa, Adadaki iki büyük topluluğun yararlarını belli bir ölçüde dengeleyen bir anayasaydı. Yapılan antlaşmalarda da yeni devletin bağımsızlığını ve işleyişini güvence altına alan bir takım mekanizmalar öngörülmüştür. O zaman Avrupa Ekonomik Topluluğu perspektifi, zaten hem Yunanistan, hem Türkiye için söz konusuydu. O nedenledir ki Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken, Garanti Antlaşması’na bu Cumhuriyetin Türkiye ve Yunanistan’ın içinde yer almayacağı herhangi bir uluslararası ekonomik topluluğa tek başına katılamayacağını öngören bir hüküm konmuştur.
Avrupa Birliği, hukukun üstünlüğü ilkesine dayanan bir birliktir. Hukukun üstünlüğü, bütün aday ülkelerden de beklenen bir kriterdir. Ama Garanti Antlaşması’nda yer alan bu hüküm şimdi görmezlikten gelinmektedir. Bununla da kalınmamaktadır. Kıbrıs sorununun çözümünde özveri ve ödün, sorunun Türk tarafından beklenmektedir. Hâlen Adada iki toplumun liderleri arasında görüşmeler sürdürülmektedir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin gözetiminde yürütülen bu görüşmeleri Türkiye desteklemektedir. Bu görüşmelerden olumlu sonuç alınması bizim arzumuzdur. Biz bu yolda gerekli her türlü desteği vermekteyiz. Ancak bu görüşmelerde bir sonuca ulaşılabilmesi için tarafların karşılıklı olarak anlaşması gerekir. Ama eğer Avrupa Birliği’nin genişlemeden sorumlu Komisyon Üyesi “Herhangi bir anlaşma olmasa da bu, Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliğine kabulüne engel olmayacaktır” şeklinde açıklamalar yapmayı bir itiyat hâline getirirse; bu, Kıbrıs sorununun çözümüne bir katkı olmaz. Bu, Kıbrıs sorununu çözümsüz bırakmak demektir.
Türkiye’den Avrupa Birliği’ne üyelik için önkoşul olarak komşularıyla olan sorunların çözümü, bu arada Kıbrıs sorununun çözümüne katkıda bulunması beklenmektedir. Türkiye kendisine düşeni yapmaya hazırdır. Ama ikili sorunlar ancak karşılıklı olarak çözülebilir. O sorunların iki tarafı vardır, o iki tarafın anlaşması gerekir. Eğer özveriyi ve ödünü sadece bir taraftan beklerseniz o sorun çözümsüz kalır. Çünkü hiç kimse kendi haklarından vazgeçmez. Bütün bunlarda anlaşmanın temel koşulu, tarafların bu anlaşmayı gerçekleştirmelerine fırsat vermektir. Tersine beyanlar, taraflardan birine “Sen istediğin kadar katı olmakta devam edebilirsin; eğer Türkler senin dediklerini kabul ederse sorun yok, Kıbrıs sorunu çözülmüş olur; ama etmedikleri takdirde de bunun hiçbir önemi yok, sen hangi tezi savunuyorsan o tezinle Avrupa Birliği’ne üye olabilirsin” demektir. Bu, hem hukukun üstünlüğünü bir temel ilke olarak ilân eden Avrupa Birliği’nin Avrupa Birliği müktesebatına aykırıdır; hem sorunun çözümünde hiçbir yarar sağlamaz. Sorunsuz bir Türkiye isteyen Avrupa Birliği, sorunlu bir Kıbrıs’ı üye almaya hazır olduğunu ilân etmekten çekinmemektedir. İşte bu çifte standarttır.
Helsinki Zirvesi’nde ifade edilen, Türkiye’nin diğer aday ülkelerle eşit koşullar altında üye olarak kabul edileceğidir. Biz, bu eşitliğin gerçekleştirilmesini istiyoruz. Eşitlik sağlanmalıdır, başka ülkeler için aranmayan koşullar Türkiye’den istenmemelidir. Biz, eşit koşullar altında üzerimize düşeni yapmaya hazırız. O bakımdan gerek Kıbrıs sorununda, gerek Türk-Yunan sorunlarında Avrupa Birliği’nin sorunun çözümü konusunda yapıcı olmasını bekliyoruz. En azından tarafların sorunu kendi aralarında çözmeleri olanağını tanımalarını ve taraflardan hiçbirini tutan açıklamalarda bulunmamalarını bekliyoruz. Eğer bu yapılırsa bu sorunlar çözülür. Çünkü biz, Türkiye ve Yunanistan komşu iki ülkeyiz. Kıbrıs, bizim güneyimizde üzerinde soydaşlarımızın da yaşadığı bir büyük adadır. Biz bu bölgede barış istiyoruz, refah istiyoruz, halkların mutluluğunu istiyoruz. Bu, bölgede yaşayan bütün ülkelerin yararınadır. Bunu gerçekleştirme konusunda biz kararlıyız; hiç kimse, bunu engelleyici bir tutum içinde olmamalıdır.
Türkiye, Avrupa Birliği yolunda neyi taahhüt etti ise onu yerine getirecektir. Türkiye, Avrupa Birliği müktesebatının üstlenilmesi konusunda Ulusal Program’ında öngördüklerini de –bazı konularda kendi aramızda tartışsak da, farklı görüşler ifade etsek de– Program’da öngörülenleri mutlaka yerine getirecektir. Hukuk sistemimizi çağdaş bir hukuk sistemi olarak bütün eksiklerinden arınmış ve çağın bütün gereklerini karşılayacak bir hukuk sistemi durumuna getireceğiz.
Bugünkü Panel’de bu konular ayrıntılarıyla tartışılacaktır. Ama ben buradan Türkiye’nin taahhütlerini daima yerine getirmekte titiz olduğunu ve Avrupa Birliği müktesebatının üstlenilmesine ilişkin Ulusal Program’da taahhüt ettiklerimizi de kararlılıkla yerine getireceğimizi bir kez daha belirtmek istiyorum.
Bu düşüncelerle Panel’in başarılı olması dileğiyle hepinizi saygıyla selâmlıyorum. |