Sayın Bakan, Sayın Milletvekilleri, Değerli Hâkim ve Cumhuriyet Savcıları, Değerli Konuklar,
Avrasya Bir Vakfı’nın çok önemli çalışmaları arasında adalet sisteminin etkinliği ve yargının sorunları konusunu da geniş katılımlı bir toplantıda ele almasını şükranla karşılıyorum. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesi, çağdaş bir devlet olarak Devletimizin özelliklerini değişmeyecek ilkeler olarak belirtmiştir. Gerçekten Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik, sosyal bir hukuk devletidir.
Hukuk devleti ilkesinin gerçekleştirilmesi, Devletin bütün organlarının görevidir. Aynı zamanda hepimizin görevidir. Ama kuvvetler ayrılığı sisteminde bu görev, özellikle uygulama yargıya düşer. Adaletin tevzii, bağımsız mahkemelerce gerçekleştirilir. O bakımdan yargının bağımsız karar vermesi, bu kararların adil ve hakkaniyete uygun olması, verilen kararların uygulanması, hukuk devleti ilkesini ve hukukun üstünlüğünü gerçekleştiren en önemli kriterlerdir. Bu bakımdan yargı, bu görevlerini en iyi biçimde verecek olanaklara kavuşturulmalıdır; bu olanaklarla donatılmalıdır.
Bu gün burada konuşulacak olan konulara baktığımız zaman, programda yargının etkinliğinin sağlanması, yargıda hız ve adaletin gerçekleştirilmesi, cezaların caydırıcılığının sağlanması gibi konuların yer aldığını görüyoruz.
Anayasamıza, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre herkes, hak arama özgürlüğüne sahiptir. Adaletin olabildiğince kısa zamanda ve olabildiğince az giderle gerçekleştirilmesi zorunludur. Adil yargılanma hakkının makul bir süre içinde bağımsız mahkemelerce gerçekleştirilmesi şarttır. Bu açıdan baktığımız zaman Türkiye’de mahkemelerin adaleti sağlayacak ölçüde sür’atli ve etkili çalışmasını sağlamak birinci görevimizdir.
Uygulamaya baktığımız zaman, Türkiye’de mahkemelerin iş yükünün oldukça ağır olduğunu görüyoruz. Ama bu koşullar altında bile özellikle adlî yargıda kararların olabildiğince sür’atle verildiğini söyleyebiliriz. 1999 yılında Türkiye’de hukuk mahkemelerinin elinde bulunan davaların sayısı 1.720.864’tür. Bunlardan 564.760’ı bir önceki yıldan kalmıştı. Yeni gelen dava sayısı 1.116.062’ydi. Yargıtay’dan bozularak gelen dava sayısı 40.042’ydi. Yüzde oranlarıyla söyleyecek olursak; bir önceki yıldan kalan davalar, toplam hukuk davalarının %32.8’ni, yeni gelen davalar %64.9’unu, bozularak gelen davalar ise %2.3’ünü oluşturuyordu.
Tabiî, 1999 yılında da bazı davalar sonuçlandırılmış, bazı davalar temyiz mercii olarak Yargıtay’a gitmiş, bazı davalar da ertesi yıla devredilmiştir. Buna göre 1999 yılında hukuk davalarında sonuçlanan davaların mahkemelerin önünde bulunan davalara oranı % 67.3’tür.
Ortalama dava süresi, yani davanın açılmasından karar bağlanmasına kadar geçen süre 175 gündür. Ancak bu rakamın bir ortalama olduğuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Hukuk davaları arasında kadastro davaları en uzun süren davalardır. Ortalama dava süresi 593 gündür. Ondan sonra en uzun süren davalar olarak asliye ticaret mahkemelerindeki davalar geliyor: Ortalama 352 gün . En çabuk sonuçlandırılan davalar ise sulh mahkemelerinde görülüyor: Ortalama 80 gün. Ondan sonra en çabuk sonuçlandırılan davalar olarak icrada hukukla ilgili davaların süresi ortalama 93 gün. İşte bu 175 gün, bütün bunların ortalamasıdır.
Ceza mahkemelerine baktığımız zaman durum şöyle: 1999 yılında ceza mahkemelerindeki dava sayısı 2.627.639 idi. Bunların 890.968’i bir önceki yıldan devredilen davaydı. Yeni gelen davaların sayısı 1.702.893 idi. Yargıtay’dan bozularak gelen dava sayısı ise 33.778 idi. Yüzde oranlarıyla söyleyecek olursak; bir önceki yıldan kalan davalar, toplam ceza davalarının % 33.9’unu, yeni gelen davalar % 64.8’ini, Yargıtay’dan bozularak gelen davalar % 1.3’ünü oluşturuyordu. Davaların süresi ise hukuk davalarına göre biraz daha uzun. Ceza davaları ortalama 319 günde sonuçlandırılıyordu. Ancak bunların içinde de önemli farklar vardır. En uzun süren davalar çocuk davalarıdır. Çocuk davaları, ortalama 665 günde sonuçlanıyor. İki yıla yakın bir süre. Bu durum, çocuk mahkemelerimizin sayıca yetersiz olmasından kaynaklanmaktadır. Bunu asliye ceza mahkemelerindeki davalar izliyor. Bu davalar, ortalama 368 günde, yani 1 yılda sonuçlanıyor. Buna karşılık trafik davaları çok çabuk, ortalama 12 günde sonuçlanıyor. İşte 219 rakamı da, bütün bunların ortalaması oluyor.
Davalar, bazen temyizi kabil olmayan veya temyiz edilmeyen davalar olarak ilk derece mahkemesinde sonuçlanıyor. Bu durumda adalet, bu ortalama süreler içinde gerçekleşmiş oluyor.
Ancak davaların bir bölümü temyiz ediliyor ve Yargıtay’a gidiliyor. 1999 yılında Yargıtay hukuk dairelerinin iş yüküne bakacak olursak, şunu görürüz: Yargıtay’ın Hukuk Genel Kurulu ve 21 hukuk dairesi önüne gelen davaların sayısı, daha doğrusu Hukuk Genel Kurulu ve dairelerde bulunan davaların sayısı 261.716’dır. Bunların 16.049’u, bir önceki yıldan kalma. 245.667’si yeni açılan, yeni gelen davalardır. Yüzde oranlarıyla söyleyecek olursak; % 6.2’si bir önceki yıldan kalan, % 93.8’i yeni gelen davalardır. Tabiî, Yargıtay’da da birtakım davalar ertesi yıla devrediliyor, bazı kararlar bozuluyor, bazı kararlar onanıyor.
Yargıtay’da Hukuk Genel Kurulu ve 21 hukuk dairesinin ortalama dava süresi, yani davanın Yargıtay’a intikal etmesinden karara bağlanmasına kadar geçen süre 46 gündür. Ancak burada da dairelere göre bazı farklar bulunduğunu görüyoruz. Örneğin Yargıtay’a gelen davalar, 11. Hukuk Dairesi’nde 116 günde; 4. Hukuk Dairesi’nde 111 günde; 19. Hukuk Dairesi’nde 102 günde sonuçlanıyor. Buna karşılık Yargıtay’a gelen davalar, 16. Hukuk Dairesi’nde 14 günde; 21. Hukuk Dairesi’nde 16 günde; 6. Hukuk Dairesi’nde 19 günde sonuçlanıyor. Hukuk Genel Kurulu’nda ise 20 günde sonuçlanıyor. İşte 46 rakamı, bütün bunların ortalamasıdır.
Şimdi ilk derece mahkemeleri ile birlikte bir hesap yapacak olursak, –aradaki temyiz süresini dikkate almadığımız taktirde– ilk derece mahkemelerinde geçen ortalama süre ile Yargıtay hukuk dairelerinde geçen ortalama süreyi birbirine eklediğimizde, bir davanın onama durumunda 221 günde sonuçlandığını söyleyebiliriz. Bozulma halinde dava tekrar ilk derece mahkemesine gidecek; mahkeme uyarsa sonuç farklı, direnirse farklı olacaktır. Ama onama durumunda hukuk davalarının Türkiye’de bugün ortalama 221 günde, yani 7 ayı aşan bir süre içinde sonuçlandığını söyleyebiliriz.
Yargıtay ceza dairelerinin iş yüküne gelince; 1999 yılında Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda ve 11 ceza dairesinde bulunan toplam dava sayısı, 139.025’tir. Bunlardan 14.666’sı bir önceki yıldan devredilen davalar, 124.359’u yeni temyiz edilen davalarla ilgilidir. Yüzde oranlı olarak söylersek Yargıtay ceza dairelerindeki toplam iş yükünün %10.6’sı geçen yıldan devredilen davaları; % 89.4’ü yeni açılan davaları göstermektedir.
Yargıtay ceza daireleri ile Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun ortalama dava sonuçlandırma süresi, hukuk dairelerine göre biraz daha kısadır. Temyiz edilen ceza davaları, ortalama 41 günde sonuçlanmaktadır. Ancak burada da yine bazı daireler arasında farklar dikkati çekmektedir. Örneğin Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nde davalar, ortalama 138 günde sonuçlanmaktadır. Buna karşılık Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nde davalar, ortalama 3 günde, 3. Ceza Dairesi ile 7. Ceza Dairesi’nde 31 günde sonuçlanabilmektedir. Aynı biçimde Ceza Genel Kurulu’nda davalar, oldukça kısa bir süre içinde, ortalama 24 günde, sonuçlanabilmektedir. İşte 41 günlük ortalama da, bütün bu değişik rakamların ortalamasıdır.
Şimdi yine aradaki temyiz sürelerini bir yana bırakarak, ilk derece mahkemelerinde geçen ortalama süre ile Yargıtay ceza dairelerinde geçen ortalama süreyi birbirine eklediğimizde; onama durumunda bir ceza davasının Türkiye’de ortalama 260 günde sonuçlanmakta olduğunu söyleyebiliriz. Demek ki ceza davaları, hukuk davalarına göre 1 aylık bir fazla ile, 8 ayı biraz aşan bir süre içinde sonuçlanmaktadır.
İdarî yargıya baktığımız zaman şu durumu görüyoruz: idarî yargıda 1999 yılında idare mahkemelerinin elindeki dava sayısı 96.936’ydı. Bu davaların 31.863’ü bir önceki yıldan kalmıştı; 59.109’u ise yeni gelen dava niteliğindeydi. Danıştay’dan bozularak gelen dava sayısı ise, 6.864’tür. İdare mahkemelerinde davaların ortalama süresi 167 gündür.
Vergi mahkemelerine gelince; bu mahkemelerde 1999 yılında 61.800 dava bulunuyordu. Bu davaların 18.058’i geçen yıldan kalan, 40.022’si yeni gelen, 3.720’si ise Danıştay’dan bozularak gelen dava niteliğindeydi. Vergi mahkemelerindeki ortalama dava süresi 156 gündür.
1999 yılında Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun’da yapılan bir değişiklikten sonra bölge idare mahkemelerinin istinaf mahkemeleri konumu güçlendirilmiş bulunmaktadır. Temyiz mercii olarak Danıştay’ın yetkileri arasında bulunan bazı konular, bölge idare mahkemelerine devredilmiştir.
Bölge idare mahkemelerinin 1999’daki iş yükü 18.426 davaydı. Bunların 579’u bir önceki yıldan devredilen davalar, 15.847’si ise yeni gelen davalar niteliğindeydi. Bir ara bölge idare mahkemelerinin iş yükü bir hayli azalmıştı. Bölge idare mahkemelerinin yetki alanına giren davaların parasal sınırlarının para değerindeki düşme nedeniyle daralması sonucunda böyle bir durum ortaya çıkmıştı. 1999 yılında yapılan değişiklikle hem parasal sınırlar yeniden ayarlanmış, hem bunların Vergi Usul Kanunu uyarınca belirlenen yeniden değerleme oranına göre sürekli olarak değişmesi sağlanmıştır. Bölge idare mahkemelerinde davaların sonuçlanma süresi, ortalama 16 gündür.
Şimdi idare mahkemeleri, vergi mahkemeleri ve bölge idare mahkemelerinde geçen toplam ortalama dava süresine bakalım. Çünkü idare ve vergi mahkemelerinin bazı kararları, itiraz yoluyla bölge idare mahkemelerine gelmekte ve orada kesin olarak karara bağlanmaktadır. Buna göre idare mahkemelerinden bölge idare mahkemelerine itiraz yoluyla gelen ve orada kesin olarak karara bağlanan davaların toplam ortalama süresi 183 gündür. Bu, 6 ay demektir. Vergi mahkemelerinden bölge idare mahkemelerine gelen davaların toplam ortalama sonuçlanma süresi 172 gün, yani yaklaşık 6 aydır.
Danıştay’a gelince; –bilindiği gibi– Danıştay, esas itibariyle idarî yargıda temyiz mercii durumundadır. Ama bazı davalara ilk derece mahkemesi olarak bakmaktadır. Danıştay’ın 1999 yılındaki iş yükü, 123.666 davadır. Bunlardan 63.849’u bir önceki yıldan kalan, 59.817’si ise yeni gelen dava niteliğindeydi. Bu davalardan bir bölümü sonuçlandırılmış, bir bölümü ertesi yıla devredilmiştir. Sonuçlandırılan davaların toplam dava sayısına oranı % 48.4’tür. Bu rakam, % 50’nin altındadır. 1999 yılında Danıştay’da davaların sonuçlanma süresi, ortalama 384 gündür. Bu 1 yılı aşan bir süredir.
İdare mahkemelerinden temyiz yoluyla Danıştay’ın önüne gelen davalarla ilgili toplam süreleri –temyiz sürelerini bir yana bırakarak– dikkate alırsak; onama durumunda idarî bir davanın toplam 551 günde sonuçlandığını görürüz. Bu, 1.5 yıl ya da 18 ay demektir. Vergi mahkemelerinden Danıştay’a gelen davalarda toplam sonuçlanma süresi ortalama 540 gündür. Bu da, 18 aya yakın bir süreyi ifade etmektedir.
Burada adlî yargıya göre idarî yargıda dava sürelerinin daha uzun olduğu dikkati çekmektedir.
Bu konuda şunu eklemek isterim. Bütün bu süreler, davaların onama ile sonuçlanması, yani ilk derece mahkemesinde verilen kararın onanması durumunda söz konusudur. Bozulma durumunda ise tekrar ilk derece mahkemesinin bir karar vermesi, ya duruma göre Yargıtay veya Danıştay’ın kararına uyması ya da kendi kararında direnmesi söz konusu olacaktır. Direnme durumunda konu, adlî yargıda Hukuk veya Ceza Genel Kurulu’nda, idarî yargıda ise Danıştay İdarî Dava Daireleri veya Vergi Dava Daireleri Genel Kurulu’nda ele alınacaktır.
Bu açıklamalardan Türkiye’de idarî yargıda ortalama dava sürelerinin adlî yargıya göre daha uzun olduğu ve idarî yargıda Danıştay’ın üzerindeki yükün bir bölümünün şimdi istinaf mahkemesi konumu güçlendirilmiş olan bölge idare mahkemelerine verilmesinin yerinde olduğu, ayrıca Danıştay’ın biraz daha takviye edilmesinin yerinde olacağı anlaşılmaktadır.
İlk derece mahkemelerince verilen kararların temyiz mahkemeleri olarak Yargıtay ve Danıştay’ca bozulmaları durumunda ortalama dava sürelerinin en az ikiye katlanabileceği dikkate alındığında, yargının biraz daha hızlı çalışabilmesi için bazı yeni tedbirlere ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır. Bu bakımdan Adalet Bakanlığı olarak yaptığımız hazırlık çalışmalarında her şeyden önce adlî yargıda yeni bir yapılanmaya gitmek istiyoruz.
Biraz önce bölge idare mahkemelerindeki ortalama dava süresinin 16 gün olduğunu söylemiştim. Yani bölge idare mahkemeleri önünde bulunan davalar, hem orada, hem toplam süre olarak, yani idare ve vergi mahkemelerindeki süreyle birlikte daha kısa bir zaman içinde sonuçlanabilmektedir.
Adlî yargıda da istinaf yolunu açmak istiyoruz. Bilindiği gibi Türkiye’de 1924 yılına kadar istinaf yolu ve istinaf mahkemeleri vardı. Ancak bu kurum, o zamanki olanaklar içerisinde tam olarak işletilememiş ve istinaf mahkemeleri 1924 yılında kapatılmıştır. Ama ondan sonra da sürekli olarak bu konu üzerinde çalışılmıştır. Şimdi biz, temyiz öncesinde bir istinaf yolu açmak istiyoruz. Aslında bu, adil yargılanma hakkının, hak arama özgürlüğünün tam olarak gerçekleşmesi bakımından da zorunludur. Çünkü temyiz yolunda sadece verilen kararın hukuka uygunluğu incelenmektedir. Davanın esasına girilerek bir değerlendirme yapılması, örneğin delillerin yeniden tartışılması mümkün değildir. Ancak Yargıtay, çok açık ve göze çarpan durumlarda delillerin incelenmesindeki aykırılıkları usulî bir eksiklik olarak belirtme yoluna gitmektedir. İşte şimdi davayı sadece hukuka uygunluk açısından değil, aynı zamanda esasına girerek inceleyecek bir merci olarak istinaf mahkemelerini kurmak istiyoruz. Yargı sistemimizin bütünlüğü bakımından, istinaf mahkemelerinin eş örnekli olması için –idarî yargıdaki “bölge idare mahkemeleri” adına paralel olarak– adlî yargı istinaf mahkemelerini “bölge adliye mahkemeleri” adıyla kurmak istiyoruz. Bu konuda bir ara “üst mahkeme” terimi üzerinde duruldu. Ancak bu terim, karışıklığa yol açabilecek niteliktedir. İşin niteliğini yansıtmamaktadır.
İlk aşamada 15 bölge adliye mahkemesi kurmak istiyoruz.
Bölge adliye mahkemelerinde birtakım davalar kesin olarak sonuçlanacaktır. Bugün bölge idare mahkemelerine itiraz yoluyla gelen davaların kesin olarak karara bağlanması gibi. Böylece birtakım davalar istinaf kademesinde kesin olarak sonuçlanacağı için adaletin tecellisi hızlanmış olacaktır. Aynı zamanda Yargıtay’a gidecek olan dava sayısı azalacaktır.
İstinaf mahkemeleri olan bir hukuk sisteminde temyiz mercilerinin, yani Yargıtay ve Danıştay gibi mahkemelerin görevi, ülkede hukuk birliğini sağlamak, yani mahkemelerin hukuku aynı biçimde uygulamalarını sağlamak; kanunların yorumunda, kanunların uygulanmasında temel sorun niteliğindeki konularda içtihat yoluyla hukukun gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Temyiz mahkemelerinin en önemli görevi, işte bu iki noktada toplanır: Ülkede hukuk birliğinin sağlanması ve hukukun içtihat yoluyla geliştirilmesi.
Bu durumda Yargıtay ve Danıştay aslî işlevlerini, içtihat mahkemesi işlevlerini daha rahat bir biçimde yerine getireceklerdir. O bakımdan yargıda yapmak istediğimiz ilk ve en önemli yapısal değişiklik, idarî yargıda bölge idare mahkemelerinin istinaf mahkemesi konumunu güçlendirmek –ki bu, kısmen yapılmıştır– ve bunun yanında adlî yargıda bölge adliye mahkemelerinin kurulmasını sağlamaktır. Ama bu, sadece yargıda sür’at kazanmak için gerçekleştirilen bir işlem değildir. Biraz önce de söylediğim gibi, hak arama özgürlüğünün ve adil yargılanma hakkının tam anlamıyla, gerçekleştirilmesi için de zorunlu olan bir işlemdir.
Yargıda işlemlerin sür’atlendirilmesi ve çağdaş olanakların kullanılması için başka bir programımız daha var. Bu, baş harfleriyle kısaca “UYAP” olarak adlandırdığımız Ulusal Yargı Ağı Projesi’dir. Bu Proje’nin uygulanmasına 2000 yılında başlanmıştır. Yeterli ödenek aldığımız taktirde 2004 yılında bütün Türkiye’de yargı sistemi, bir bilgisayar ağı ile birbirine bağlanmış olacaktır. Böylece bütün mahkemelerimiz kendi aralarında ve üst mahkemelerle, yani istinaf ve temyiz mahkemeleri ile, ayrıca bütün kamu kurum ve kuruluşları ile bağlantılı hâle gelecektir.
Uzun vadede Türkiye’nin uluslararası sözleşmeler çerçevesinde yetkisini tanıdığı uluslararası mahkemelerle de bağlantı kurulacaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi, ileride Avrupa Birliği Adalet Divanı gibi. Ulusal Yargı Ağı Projesi içinde bir “bilgi bankası” da olacaktır. Bütün mahkemelerimiz, bütün hâkimlerimiz, Cumhuriyet savcılarımız, avukatlarımız, buradan yürürlükteki mevzuatı, içtihatları, bilimsel görüşleri kolaylıkla sağlayabileceklerdir. Sözünü ettiğim tüm mahkemelerin içtihatlarını orada bulabileceklerdir.
Ayrıca bu Proje içinde bir “karar destekleme sistemi” olacaktır. Mahkemeler karar verirken herhangi bir usulî yanlışın yapılmaması için gerekli programlar, proje içinde yer alacaktır.
Aynı zamanda bütün mahkemelerimiz, eski daktilolar yerine artık bilgisayar kullanmaya başlayacaktır. Ama bu bilgisayarlar, –ifade etmeye çalıştığım gibi– sadece bir daktilo değişimi olarak değil, onun ötesinde başka çok önemli hizmetler verecek bir ağ olarak hizmete girecektir. Bu gerçekleştiği zaman bütün mahkemeler arasında, hem ilk derece mahkemelerinin kendi aralarında ve onlarla üst mahkemeler arasındaki bilgi ve belge akışı, hem mahkemeler ile kamu kurum ve kuruluşları arasındaki bilgi ve belge akışı hızlanacaktır. Böylece mahkemelerin bakmakta oldukları davalarda karar vermek için ihtiyaç duydukları bilgi ve belgeler, haftalarca süren yazışmalar sonunda veya birçok duruşma ertelemesi sonucunda değil, ama birkaç dakika içinde elde edilebilecektir. Bu, yargıda çok önemli bir hızlanma sağlayacaktır. Ayrıca Proje, mahkemelerimizin karar vermesini söylediğim çerçeve içinde bilgi bankası ve karar destekleme sistemi ile kolaylaştıracaktır.
Öte yandan yargıda kalitenin yükseltilmesi şarttır. O nedenle bütün hâkimlerimizin, bütün Cumhuriyet savcılarımızın meslekleri boyunca hizmet içi eğitim olanaklarından yararlandırılması gerekir. Bugün Türkiye’de hâkim ve Cumhuriyet savcısı adaylarımız, mesleğe başlamadan önce 2 yıllık bir staj ve eğitim döneminden geçmektedir. Bunun 3 ayı başlangıçta, 3 ayı sonda olmak üzere, toplam 6 ayı, Ankara’daki Hâkim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezi’nde uygulamaya yönelik teorik derslerle geçmektedir. Adlî yargıda geri kalan süre mahkemelerde, idarî yargıda ise valiliklerde stajla geçmektedir.
Mesleğe girdikten sonra hâkim ve Cumhuriyet savcılarımızın yeni gelişmeler hakkında bilgilendirilmeleri, zaman zaman Adalet Bakanlığı’nın, Yargıtay veya Danıştay’ın düzenlediği seminerlerle sağlanmaktadır. Bu yetersizdir. Başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de artık bu konuyu sürekli bir görev edinecek, yani hâkim ve Cumhuriyet savcılarımıza sürekli olarak hizmet içi eğitim sunacak bir kuruma ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı karşılamak amacıyla hazırlanan Türkiye Adalet Akademisi Kanun Tasarısı, hâlen Türkiye Büyük Millet Meclisi Plân ve Bütçe Komisyonu’ndadır. Tasarı, daha önce Adalet Komisyonu’ndan geçmiştir; şu anda Plân ve Bütçe Komisyonu gündemindedir. Kurulması öngörülen Akademi’de hâkim ve Cumhuriyet savcılarımıza belli dönemler itibariyle gördükleri hizmetin bir parçası olarak hukuktaki yeni gelişmeleri izleme fırsatı verilecektir. Akademi, hâkim ve Cumhuriyet savcılarımızın gerek ülkemizdeki, gerek dünyadaki gelişmeler hakkında, en yeni konular hakkında bilgi edinmelerini sağlayacaktır.
Aslında bu, her alanda geçerli olan bir ilkenin yargıda da uygulanmasından başka bir şey değildir. Çünkü çağımız sür’atli değişimleri birlikte getiren bir çağdır. Bugün sahip olduğumuz bilgiler yarın eskiyebilmektedir. O nedenle sürekli olarak kendimizi yenilemek durumundayız. Kanunlar çok çabuk değişmese dahi teknolojik gelişmeler, toplumsal gelişmeler, görüşlerde büyük değişiklikler yapabilmektedir. Bu bakımdan mevzuattaki, içtihatlardaki, bilimsel görüşlerdeki değişiklikleri, yenilikleri biz hâkim ve Cumhuriyet savcılarımıza sunmak durumundayız.
Ayrıca avukatlarımız da, Adalet Akademisi’nin programlarından yararlanabileceklerdir. Noterlerimiz ve hukukçu olarak çalışan diğer insanlarımız da, Akademi’nin programlarına katılabileceklerdir. Bazı ülkelerde hâkimler için verilen hizmet içi eğitimin yanında avukatlar bakımından da meslek içi eğitimin zorunlu olarak yapıldığını görüyoruz. Örneğin Federal Almanya’da Hâkimler Akademisi’nin yanında Avukatlar Akademisi de vardır. Şüphesiz bizde de barolar, bunu yapabilirler. Ama Türkiye Adalet Akademisi, kapılarını isteyen avukatlara da açacaktır. Fakat hâkim ve Cumhuriyet savcılarımız için bu programlar düzenli bir biçimde uygulanacaktır.
Ayrıca adalet personelinin eğitimi de sağlanacaktır. Çünkü adalet personeli olmadan hâkim ve Cumhuriyet savcılarımızın görevlerini yapması mümkün değildir. Onların da gerek mesleğe girerken, gerek meslekleri boyunca eğitime tabi tutulmaları şarttır.
Aynı biçimde ceza infaz kurumları ve tutukevleri personelinin de eğitilmesi zorunludur. Bu amaçla hazırladığımız Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri Personeli Eğitim Merkezleri Kanun Tasarısı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu’nca kabul edilmiştir. Şu anda Plân ve Bütçe Komisyonu gündemindedir.
Bu yeni kurumlarla hâkimlerimizin karar verirken olaylara daha geniş bir ufukla bakmaları, onların yardımcısı durumunda olan personelin görevlerini daha bilgili olarak yapmaları, cezaevlerinde bu kararları icra edecek olan personelin de görevlerini daha iyi biçimde yapmaları, örneğin görevlerini insan haklarına saygılı biçimde yapmaları sağlanacaktır. Bütün bunlarla yargıda hem kararların sür’atle verilmesi ve adaletin tam olarak gerçekleşmesi, hem kararların etkin biçimde uygulanması sağlanacaktır.
Türkiye’de yargı sisteminde en önemli konulardan biri, verilen kararların doğru uygulanmasını sağlamaktır. Hukuk davalarındaki kararlar, örneğin alacaklarla ilgili kararlar icra dairelerince uygulanır. İcra dairelerinin etkili biçimde çalışmasını sağlamak gerekir. Hürriyeti bağlayıcı ceza kararları cezaevlerinde yürütülür. Cezaevlerinin çağdaş bir yapıya kavuşturulması şarttır. Cezaevlerinin sadece fizikî koşullarının değil, aynı zamanda oradaki personelinin de çağın anlayışına uygun olarak yetiştirilmesi zorunludur.
Ceza hukukunda verilen cezaların caydırıcılığı da önemli bir konudur. Adalet Bakanlığı’nın kurmuş olduğu komisyonlarda uzun yıllardan beri devam eden bazı çalışmalar sonuçlanmak üzeredir. Türk Ceza Kanunu Tasarısı 20. yasama döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulmuştu. Ancak Tasarı, milletvekilleri erken genel seçimi nedeniyle yasalaşamamıştır. Arada geçen zaman içindeki eleştiriler dikkate alınarak Türk Ceza Kanunu Tasarısı yeniden gözden geçirilmiştir. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu için tamamıyla yeni bir tasarı hazırlanmıştır. Bu tasarılar, yakında Bakanlar Kuruluna, uygun görüldüğü taktirde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulacaktır.
Adalet Bakanlığı’nda şu anda da Cezaların İnfazı Hakkında Kanun üzerinde çalışılmaktadır. Bu konuda hem cezaların caydırıcılığını sağlayacak, hem hükümlü ve tutukluların haklarını koruyacak yeni bir tasarı hazırlanmaktadır.
Hukukla ilgili olarak şu anda Türk Medenî Kanunu Tasarısı’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu’nda görüşüldüğünü basında izliyorsunuzdur. Borçlar Kanunu Tasarısı üzerindeki çalışmalar sonuçlanmak üzeredir. Türk Ticaret Kanunu Tasarısı üzerindeki çalışmalar ise, önemli bir mesafe almış durumdadır.
Bu çalışmalarla bir yandan hukuk sistemimiz, temel kanunlar itibariyle çağın anlayışına uygun olarak yenilenmektedir. Bir yandan da onların uygulanmasını en iyi biçimde sağlayacak tedbirler alınmaktadır.
Ceza ve infaz hukuku bakımından şu ilkeyi önemle belirtmek gerekir. Hürriyeti bağlayıcı cezalar, toplumun suçtan ve suçludan korunmasını gerektiren ölçüde öngörülmeli ve uygulanmalıdır. Bunun yanında alternatif başka önlemler üzerinde de durulmalıdır. Anayasamızın 38. maddesinde “Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur” hükmü yer almaktadır. Yeni Türk Ceza Kanunu Tasarısı’nda hürriyeti bağlayıcı cezalar yanında güvenlik önlemleri de getirilmektedir. Eğer ceza yaptırımı, bazı güvenlik önlemleriyle sağlanabiliyorsa, onu hürriyeti bağlayıcı ceza olarak uygulamaya gerek yoktur. Bugün artık belirli, elverişli durumlarda, örneğin yaşlıların, kadınların cezalarını bileklerinde bir bantla evlerinde geçirmeleri olanağı vardır. Böylece ceza yaptırımları sisteminde çeşitli alternatiflere yer verilmektedir.
Ama hürriyeti bağlayıcı ceza verildiği zaman bunun infazı da çok önemli bir konudur. Hâlen ülkemizde hürriyeti bağlayıcı cezalar, % 40 oranında çekildiği taktirde şartla salıverilme olanağı vardır. Bu, âdeta otomatiğe bağlanmış gibidir. Dolayısıyla cezaların etkinliği önemli ölçüde kaybolmaktadır. Hatta bu konu, yabancı ülkelerle aramızda suçluların nakli konusunda sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Örneğin Federal Almanya’da şartla salıverilme olanağından yararlanmak için cezanın üçte ikisinin çekilmesi gerekir. Türkiye’de ise beşte ikisinin çekilmesi yeterli olduğu için hükümlünün Türkiye’ye nakli durumunda infazda eşitliğin bozulacağı Federal Almanya Bakanlığı’nca öne sürülmektedir. İtalya Adalet Bakanlığı da aynı şeyi söylemektedir. Bu bakımdan hürriyeti bağlayıcı cezaların –biraz önce de söylediğim gibi– toplumu suçtan ve suçludan korumak için gerekli olduğu yerde öngörülmesi ve uygulanması şarttır. Bizce de artık cezanın en azından % 60’ının çekilmesi, şartla salıverilme olanağından yararlanmak için zorunludur. Bu, cezaların etkinliğini sağlayacaktır. Ama cezaların etkinliğinin sağlanması, hürriyeti bağlayıcı cezaların infaz kurumlarında kötü bir biçimde uygulanmasını gerektirmez. Suç işlemiş dahi olsa herkes ceza infaz kurumlarında dahi insan haklarından yararlanabilmelidir.
Bir yandan cezaevlerini fizikî olarak bunu sağlayacak duruma getirmek istiyoruz. Bir yandan da infaz kurumlarında hizmet verecek personelin bu hizmeti en iyi biçimde yapacak, insan haklarına saygı çerçevesi içinde yürütecek bir anlayışla yetiştirmek istiyoruz.
Yargı kararlarının uygulanması hukuk devleti ilkesinin gereğidir. İdare mahkemelerince verilen kararların uygulanmasında zaman zaman sorunlarla karşılaşılmaktadır. Aslında yargı kararlarının gereğini yerine getirmek idarenin görevidir. Hukuk devletinde yargı kararlarının tam olarak uygulanması mutlaka sağlanmalıdır. Bu, ülke gündeminden hiç eksik olmayan bir konu olarak bulunmaktadır. Yargı kararlarının uygulanmasını zorundayız.
Öte yandan yargı bağımsızlığının korunması şarttır. Bu, üzerinde önemle durulması gereken temel bir konudur. Ama “yargının bağımsızlığı” denilince bu, –bazılarının sandığı gibi– sadece Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan Adalet Bakanı ve Adalet Bakanlığı Müsteşarının ayrılmasıyla sorun çözülecek kadar basit bir sorun değildir. Üstelik bu düşüncenin karşılaştırmalı hukuka bakıldığında bir çözüm olduğu da çok tartışılabilecek bir konudur.
Bazı ülkelerde hâkim ve savcıların atanma, yükselme, nakil işlemlerinin böyle bağımsız bir kurul tarafından yapılmadığı görülmektedir.
Örneğin İngiltere’de hâkimler hakkında bu işlemler Lord Chancellor tarafından yapılmaktadır. Lord Chancellor, Hükümet üyesi olarak bizdeki Adalet Bakanının yetkilerinin bir bölümüne sahiptir. Ama aynı zamanda Lordlar Kamarasının başkanıdır. Bizde Adalet Bakanının savcılar ve ceza kovuşturmaları ile ilgili yetkileri Attorney General, yani yine Bakan konumundaki Genel Savcı; cezaevleri ile ilgili yetkileri ise İçişleri Bakanı tarafından yerine getirilmektedir. Almanya’da hâkim ve savcılarla ilgili işlemler eyaletlerin yetkisindedir. Fakat bizdeki gibi bağımsız bir kurul yoktur. Hâkimler için bizdeki gibi bağımsız bir kurul bulunan Fransa ve İtalya’da ise bu kurulun başkanı Cumhurbaşkanıdır. Adalet Bakanı da başkanvekili olarak kurulda yer alır.
Şüphesiz her ülkedeki anlayış, o ülkeye uygun bir çözüm getirir. İngiltere’deki uygulama, Türkiye’de 1960’lara kadar süregelen bir uygulamaydı. Ama onun yerine 1961 Anayasası ile Yüksek Hâkimler Kurulu, Yüksek Savcılar Kurulu olarak hâkim ve Cumhuriyet savcıların atanma, yükselme ve nakil işlemlerini yapan iki ayrı kurul oluşturuldu. 1982 Anayasa’sı bunları Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak tek bir kurulda birleştirdi.
Şimdi bugün yapılması gereken, aslında bu Kurul’un biraz daha genişletilmesidir. Anayasa’da yapılacak bir değişiklikle Kurul üyelerinin seçiminde Yargıtay ve Danıştay yanında; belirli bir süre, örneğin beş veya on yıl, birinci sınıf hâkim olarak çalışmış olanların da seçici olarak devreye girmesine olanak sağlamak gerekir. Bu yapılırken Kurul üye sayısının artırılması, örneğin 15’e çıkarılması, ve kendi içinde adlî ve idarî yargı olarak iki kurul hâlinde düzenlenmesi, adlî yargının da kendi içinde Cumhuriyet savcıları ve hâkimler için yetkili olmak üzere yine iki alt kurul olarak düzenlenmesi düşünülmelidir. Bu arada disiplin cezalarına karşı itirazların görüşülmesinde ilgilerine göre Yargıtay Başkanı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı veya Danıştay Başkanı’nın ilgili kurula katılması, hatta belki kurul toplantısına başkanlık etmesi üzerinde düşünülmelidir. Bunlar, hâlen üzerinde çalıştığımız konulardır. Tabiî bu, yargı bağımsızlığı sorununun sadece bir yönüdür.
Anayasamıza göre, “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.” Bu yasak, öncelikle yasama ve yürütme için geçerlidir. Ama Anayasa kuralları, sadece yasama ve yürütme organlarını bağlamaz. Anayasa kuralları, herkesi bağlar. Bu açıdan baktığımız zaman –biraz önce sözünü ettiğim– Anayasa’mızın 138. maddesinde ifadesini bulan yasak, herkes için geçerlidir ve kanunlarımız bunu somutlaştırmıştır. Örneğin Basın Kanunu’nun 30. maddesi, alenî duruşmada okunmasından ya da hazırlık soruşturmasının takipsizlik veya yargılamanın men’i, tatili veya düşmesi kararı verilmesinden önce ceza kovuşturmalarına ilişkin talep, iddianame, belge ve evrakın yayınlanmasını yasaklamaktadır. Ayrıca ceza kovuşturmasının başlamasıyla hüküm kesinleşinceye kadar hâkim ve mahkemenin karar ve işlemleri hakkında görüş yayımlaması da yasaktır. Ama uygulamada bu kurallara ne ölçüde uyuluyor? Bazen daha hazırlık soruşturması güvenlik güçlerinin elindeyken, güvenlik güçleri olaya el koymuşken, daha Cumhuriyet savcısı devreye girmeden olay hakkında çok geniş açıklamaların basında, medyada yer aldığı görülebilmektedir. Hazırlık soruşturması sırasında kamuoyunu yanlış bilgilendirecek, kamuoyunda önyargılar edinilmesine neden olacak, hatta daha sonra davanın görülmesinde hâkimleri ve mahkemeleri etkileyebilecek yayınlar yapılmaktadır. Davalar, âdeta ülke çapında bütün basın organlarıyla, bütün medyayla birlikte görülmektedir. Oysa adaleti tevzi etmek mahkemelerin görevidir. Haklıyı hakkına kavuşturmak, haklının hakkını teslim etmek mahkemelerin görevidir. Suçlu olanı yargılamak ve mahkûm etmek ya da aklamak yargının görevidir. Hâkimleri ve mahkemeleri herhangi bir şekilde etki altında bırakabilecek davranışlardan herkesin kaçınması gerekir.
Daha henüz Cumhuriyet savcısınca dahi el konulmuş bir olay hakkında basına bilgi verilmesi, çeşitli şekillerde bilgi sızdırılması ve bu konuda daha sonra aşılması güç önyargılar oluşturacak yayınlar yapılması doğru değildir. İşte yargının bağımsızlığı denildiği zaman sadece siyaset adamlarının yargıya herhangi bir biçimde etki yapacak davranışlardan kaçınmaları değil, hepimizin, herkesin bu çeşit davranışlardan kaçınmaları anlaşılmalıdır. O bakımdan yargı bağımsızlığını sağlamak hepimizin görevidir.
Adaletin önemi –bir çok dilde bulunan bir özdeyişle ifade edildiği gibi– bizde de “mülkün temeli” olarak nitelendirilmek suretiyle belirtilmiştir. İşte buna gerçekten inanıyorsak, yargı görevinin hiçbir müdahale söz konusu olmadan tam olarak yapılmasını sağlamak durumundayız. Türkiye’de biz, Hükümet olarak bunu en geniş ölçüde gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Ama bu, aynı zamanda bütün toplumun konusudur; hepimizin görevidir. O nedenle yargı bağımsızlığına gölge düşmesini engellemek, bu çeşit davranışlardan kaçınmak herkesin görevidir. Adalet, hepimiz için oksijen kadar gerekli, vazgeçilmez, yaşamsal bir unsurdur. Bunun en iyi koşullarda, en iyi olanaklarla gerçekleşmesini sağlamak da bizim görevimizdir.
Özetle biz, yargının sorunlarının önemli bir bölümünün çözümünü sağlayacak çok önemli değişiklikler yapmak istiyoruz. Ama yargı bağımsızlığına güvenmek, yargı bağımsızlığına inanmak, onu gerçekleştirmek için gereken davranışları da yapmayı zorunlu kılar. Herkesin bu anlayışla hareket etmesi zorunludur.
Bu düşüncelerle bu günkü semineri düzenleyen Avrasya Bir Vakfı’na, bu Seminerde konuşacak olan değerli bilim adamlarına ve uygulamadan gelen değerli katılımcılara ve toplantıyı izleyenlere teşekkür ediyorum. Seminerin amacına en uygun biçimde başarılı geçmesi dileğiyle hepinizi saygıyla selâmlıyorum. |