Sayın Bakanlar, Sayın Milletvekilleri, Değerli Konuklar,
Tarihin en eski çağlarından beri insanların yaşamış olduğu terör olgusu, günümüzde uluslararası boyutlara ulaşmıştır. Gerçekten özellikle son 40 yıl içinde sivil havacılığa karşı yöneltilen eylemlerle, uçak kaçırma eylemleriyle başlayan terör hareketleri giderek yaygınlaşmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 11 Eylül 2001 günü gerçekleştirilen terorist saldırı ile bu eylemler, tarihte daha önce yaşanmamış bir boyuta ulaşmıştır. Aslında ne Amerika Birleşik Devletleri, ne diğer birçok ülke terörü ilk kez yaşamamaktaydı. Bu eylemler eskiden beri de vardı. Ama günümüzde terör eylemleri, sınıraşan uluslararası boyutlar kazanmıştır. O nedenle bu günkü toplantının konusu da uluslararası terör olarak seçilmiştir.
İnsanlar bir düşünceyi gerçekleştirmek için, bir amaca ulaşmak için verdikleri mücadelede çeşitli yöntemler uygulayabilirler. Bu yöntemlerin bir bölümü barışçı yöntemlerdir. Temel hak ve özgürlükleri bu mücadelede kullanırlar. Ama bir de barışçı olmayan, insan hayatına kasteden, insan varlığını hiç ayrım gözetmeksizin ortadan kaldırmaya yönelen eylemler vardır. Böylece terör eylemleri insan haklarının en büyük ihlâli olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü her türlü insan hakkının temelinde yaşama hakkı vardır, insanın kişiliğini geliştirme hakkı vardır. Bu hakkı ortadan kaldırmaya yönelik her eylem insan haklarının en ağır ihlâlidir.
Terörün kullandığı yöntemler, aslında başka amaçlar için de kullanılır. Daha doğrusu burada uluslararası terörden söz ederken kastedilen terörle başka amaçlar için kullanılan terör arasında bir ayrım yapmak gerekir. Bizde terör, 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu’nun 1. maddesinde tanımlanmıştır. Bu maddede terör; “baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle Anayasada belirtilen Cumhuriyet’in temel niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, lâik, ekonomik düzenini değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüt kişi veya kişiler tarafından geliştirilecek her türlü tahrip etmeye yönelik eylemler” olarak tanımlamıştır.
Görüldüğü gibi Terörle Mücadele Kanunu, bu eylemlerin örgütlü olarak yapılmasını düzenlemiştir. Kanun’a göre iki veya daha çok kimsenin bu amaçlarla ve bu yöntemleri kullanmak üzere birleşmesiyle terör örgütü ortaya çıkar. Ancak benzeri yöntemlerin Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu’nun 1. maddesinde mafya tipi örgütler ya da –Kanun’un kullandığı terimle– çıkar amaçlı suç örgütleri için verilen tanımda da kullanıldığını görüyoruz. Böylece çıkar amaçlı örgütleri ya da mafya tipi örgütler de amaçlarına ulaşmak için korkutma, sindirme, yıldırma yöntemleri kullanmaktadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu’nda yapılan son değişiklikle “tehdit, baskı, şiddet, ve cebir” unsurları da mafya tipi örgüt tanımına eklenmiştir.
Öyleyse ikisi arasındaki fark nedir? Terörle Mücadele Kanunu’nda verilen tanım, ülkenin siyasal düzenini bozmaya yönelik eylemlerdir. Oysa Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu’nda verilen tanımda amaç, bunun dışında bir çıkar elde etmektir. Yani aynı yöntemler farklı amaçlarla kullanılabilmektedir. Bu nokta, özellikle teroristlerin iadesi konusunda çok büyük bir önem taşımaktadır. Çünkü terör eylemleri aslında siyasal amaçlı eylemlerdir. Ama kullanılan yöntemler, masum insanların hayatını hiçe sayan yöntemlerdir.
İnsanlık, çağımızın bu büyük belâsından kurtulmak için yıllardan beri çareler aramaktadır. Bu amaçla çeşitli uluslararası kuruluşlar bünyesinde sözleşmeler, antlaşmalar imzalanmaktadır. Sadece Birleşmiş Milletler bünyesinde şimdiye kadar 12 uluslararası antlaşma terörün çeşitli türlerine karşı mücadele için imzalanmış bulunmaktadır. Bu antlaşmalar başlangıçta sivil havacılığa karşı yöneltilen eylemleri önlemek için imzalanmıştır. Türkiye bu antlaşmaların hepsini imzalamıştır. Bunlardan sadece ikisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce onaylanması işlemleri tamamlanmamıştır. Geri kalan 10’u, iç hukukumuz bakımından da yürürlüğe girerek hukukumuzun bir parçası hâline gelmiştir.
Aynı biçimde Avrupa Konseyi bünyesinde çeşitli sözleşmeler imzalanmıştır. Bunların başında Tedhişçiliğin Önlenmesine İlişkin Avrupa Sözleşmesi gelir. Bu Sözleşme’de tedhişçilik ya da terörle mücadelede etkili yöntem olarak terör suçlularının iadesi belirtilmektedir. Eğer bir ülke kendi hukukuna özgü nedenlerle iadeden kaçınacak olursa terör suçlusunu kendisinin yargılaması gerekmektedir.
Avrupa Birliği de, bu konuyla son yıllarda çok yakından ilgilenmeye başlamıştır. Avrupa Parlamentosu’nun konuya ilişkin çeşitli raporları ve bu raporlara dayanan kararları vardır. Bütün bunlarda toplumsal düzeni sarsmak, insanlar arasında panik yaratmak, kamu düzenini felce uğratmak, devlet otoritesini zayıflatmak için terör eylemlerine başvurulduğu belirtilmektedir. Terörün amaçları olarak ayrılıkçı, bölücü, ülke bütünlüğüne yönelik amaçlar ya da köktendinci, veya ırkçı, etnik ayrımcılığa dayalı amaçlar, bütün bu belgelerde sıralanmaktadır.
Bütün bunlar, insanların teröre karşı mücadelede ortak bir politika izlemesi zorunluluğunun ifadesidir. Bu, uluslararası toplum tarafından kabul edilmektedir. Ancak yine bu belgelerden bazılarında farklı bir uygulamaya olanak verecek başka kriterler de vardır. Örneğin Avrupa Parlamentosu’nun raporlarında ve kararlarında terörün, zaten kendileri terör yöntemleri uygulayan, demokratik olmayan üçüncü ülkelerdeki direniş hareketlerinden farklı olduğu belirtilmektedir. İşte burada terör yöntemlerinin bazı ülkeler bakımından bazı amaçlar için uygulanabileceği dolaylı şekilde kabul edilmektedir. Uygulama da bu yönde gitmektedir. Biz, bunu başka bütün devletlerden daha iyi bilebilecek durumdayız. Yine bu belgelerde Avrupa Birliği üyesi ülkelerden bazılarında terör yöntemlerine başvuran örgütlerin mücadeleleri terör eylemleri olarak anılmaktadır. Örneğin İngiltere’nin İrlanda’da, İspanya’nın Bask’ta, Fransa’nın Korsika’da karşılaştığı eylemler bu çerçeve içerisinde, olayın içinde yer alan örgütlerin uyguladıkları yöntemler itibariyle terör hareketleri olarak nitelendirilmektedir.
Türkiye, terörle mücadele konusunda birçok kez Türkiye’de terör eylemlerine karışan ya da Türkiye’deki terör eylemlerini yönlendirenlerin ülkemize iadesi konusunda yaptığı başvurularda Avrupa ülkelerinin olumsuz tutumuyla karşılaşmıştır. Gerekçe olarak ya Türkiye’de idam cezasının varolması, ya suçun siyasî nitelikte görülmesi ya da bu kimselere siyasî nedenlerle iltica hakkının tanınması gösterilmektedir. Böylece uygulamada Türkiye, Avrupa Parlamentosu’nun kararlarındaki veya bu kararların temelindeki raporlarda belirtilen Avrupa Birliği dışındaki üçüncü ülkeler kategorisine düşmektedir. Burada Türkiye, terörle mücadele konusunda içinde yer almak istediği bir topluluktan gerekli desteği görememektedir.
Avrupa Birliği, terörle mücadele konusunda yeni düzenlemeler yapma ihtiyacını duymuştur. Bunlardan ikisi, bir süre önce taslak olarak açıklanmıştır. Birincisi Terorizmle Mücadeleye İlişkin Bakanlar Konseyi Çerçeve Karar Taslağı, ikincisi Avrupa Yakalama ve Tutuklama Emrine İlişkin Bakanlar Konseyi Çerçeve Karar Taslağı’dır. Bunların ikisinin ortak özelliği, getirilecek olan düzenlemenin sadece Avrupa Birliği ülkeleri arasında uygulanacak olmasıdır. Bir süre önce Brüksel’de Avrupa Birliği dönem başkanı sıfatıyla Belçika’nın yaptığı davet üzerine, Avrupa Birliği ülkeleri ve aday ülkeler Adalet ve İçişleri Bakanları toplantısında bu konu ele alınmıştır. Toplantının asıl konusu insan ticaretinin önlenmesiydi. Ama Amerika Birleşik Devletleri’ndeki 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleşen terör olayı bu konuyu ön plana çıkarmıştır. Orada ve daha sonra Moskova’da 24. Avrupa Adalet Bakanları Konferansı sırasında, önerilen bu düzenlemelerin terörle mücadele konusunda yeterli olmayacağını, Avrupa Birliği ülkelerini dahi terör karşısında koruyamayacağını, çünkü sadece Avrupa Birliği ülkeleriyle sınırlı kalacak bir düzenlemenin açıkları olacağını, örneğin başka ülkelerde terör eylemleri işleyenlerin –Avrupa Birliği’nin benimsediği ölçülere göre– Avrupa Birliği ülkelerinde bir çeşit “emin cennet” (safe heaven) bulabileceklerini ifade ettim. Şimdi bu görüşlerimizi yazılı olarak da Avrupa Birliği’ne ileteceğiz.
Ancak burada şunu da göz önünde bulundurmakta yarar vardır: Avrupa Birliği ülkelerinden sekizinde hâlâ terörle ilgili özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Yunanistan, bu konuda düzenleme ihtiyacını yeni duymaktadır. Geri kalan altı ülkede terörle mücadele konusunda özel kanunlar yapılmıştır. Bu ülkelerin bir bölümü Avrupa Birliği’nde terör belâsıyla karşılaşmış olan ülkelerdir.
Terörle mücadele konusunda Birleşmiş Milletler bünyesinde yapılan çalışmalarda ise böyle ayrımcı bir ölçünün uygulanmadığını görüyoruz. Nitekim, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 14-25 Haziran 1993’de Viyana’da düzenlediği İnsan Hakları Dünya Konferansı sonunda kabul edilen Viyana Beyannamesi ve Eylem Programı’nda uluslararası toplum, terörün önlenmesi ve terörle mücadele için iş birliği yolunda gerekli adımları atmaya çağrılmaktadır. Daha sonra Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun bazı kararlarında, bunlar arasında 26 Ocak 1999 tarihli kararda terörün hangi amaçla olursa olsun, hangi siyasî, felsefî, ideolojik, ırkî, etnik veya dinî gerekçeyle olursa olsun, hiçbir durumda hoş görülemeyeceği terörün önlenmesi ve terörle mücadele için bütün devletlerin uluslararası hukuka uygun yeni tedbirler alması gerektiği ifade edilmektedir.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 11 Eylül 2001 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleştirilen terör saldırısından sonra 28 Eylül 2001 günü 1373 sayılı kararı kabul etmiştir. Aslında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 19 Aralık 2000 tarihinde kabul ettiği 1333 sayılı kararla da Afganistan ve Afganistan’ın teröre verdiği destek konusunu ele almıştı. 1333 sayılı kararda Afganistan’ın terörü barındırmaması, bu arada Usame Bin Ladin’e veya Al Kaide örgütüne ülkesinde barınak vermemesi çağrısı vardır. Bu çağrı, açık bir talep olarak Afganistan’a yöneltilmiştir. Usame Bin Ladin’in yetkili mercilere teslim edilmesi, ya da onu terörist olarak niteleyen ülkelere, veya onu bu ülkeye teslim edebilecek bir ülkeye veya başka bir ülkeye teslim edilmesi ve böylece yargılanması olanağının sağlanması 1333 sayılı kararda ifade edilmiştir. Demek ki Afganistan olayı, ilk kez 11 Eylül 2001 tarihinden sonra ortaya çıkmış bir olay değildir.
Bu gün Afganistan, terörü barındıran bir rejimin acısını yaşamaktadır. Afgan halkı bir trajediyi yaşıyor. Ülkedeki Taliban yönetimi, teröre kucak açmıştır. Terör için 1333 sayılı kararda da belirtildiği gibi bir “emin cennet” yaratmıştır. Bugün verilen mücadele teröre verilen bu barınma olanağının ortadan kaldırılmasını amaçlamaktadır. Böylelikle uluslararası terörle mücadelede önemli bir önemli adım atılmıştır.
Ancak terör, sadece Usame Bin Ladin tarafından yapılmıyor. Teröre barınak veren ülke sadece Afganistan değil. Başka bazı devletler de, kendi siyasal amaçları için, örneğin komşuları ile ilişkilerinde daha üstün bir duruma gelebilmek için teröre destek vermişler ya da uluslararası siyasal arenada kendilerine kuvvetli bir yer sağlayabilmek için terörü çeşitli biçimlerde, örneğin en azından finansal yönden desteklemişlerdir. Bunu aktif destek olarak niteleyebiliriz. Ama bunun yanında terör konusunda farklı ölçüler uygulayan ve bu şekilde bazı ülkelerdeki terör eylemlerine yeşil ışık yakan ülkeler de teröre pasif destek vermektedirler.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 28 Eylül 2001 günü kabul ettiği 1373 sayılı kararda özellikle Avrupa ülkelerinin uygulamaları gereken iki ilke yer almaktadır. Bunlardan birincisi, siyasî mülteci statüsü tanımadan önce, bunu talep eden kişinin bir terör eylemine karışıp karışmadığının araştırılması ve daha sonra da bu kişinin terör eylemleriyle ilgisi olup olmadığının izlenmesi; ikincisi ise, terör eylemcilerinin iadesi konusundaki istemleri değerlendirirken siyasî gerekçeye dayandırılmaması, yani iadenin siyasî eylem gerekçesiyle reddedilmemesidir.
Konuşmamın başında terör amacıyla tehdit, baskı, cebir ve şiddet yöntemlerinin uygulanmasıyla mafya tipi ya da çıkar amaçlı suç örgütleri için aynı yöntemlerin uygulanması arasında bir fark olduğunu söylemiştim. Terör, bugün kabul edilen anlamıyla siyasal düzeni tahrip etmeye, bir ülkedeki rejiminin temel niteliklerini ortadan kaldırmaya, ülkenin bütünlüğünü bozmaya, kamu kurumlarının işleyişini felç etmeye yönelik eylemlerdir; yani niteliği itibariyle siyasal amaçlıdır. Eğer siyasî amaç izlenmiş olması, terör suçlularının iadesini engelleyici bir gerekçe olarak kullanılırsa, o zaman terörle mücadelede başarıya ulaşılması mümkün değildir. Ayrıca sadece bir uluslararası topluluğun, örneğin Avrupa Birliği ülkelerinin sınırlarıyla örtüşen, onun dışındaki işbirliğini önemsemeyen ya da bu sınırlar dışındaki eylemleri farklı ölçülerle değerlendiren bir mücadele anlayışı eksik ve yetersiz bir mücadele anlayışıdır. Bu sadece bir aldatmaca olur.
Avrupa Parlamentosu’nun raporlarında ve kararlarında terörle her ülkenin karşılaşabileceği, bugün terörden uzak görünen bir ülkenin de daha sonra terörle karşı karşıya kalabileceği belirtilmektedir. Eğer bugün Avrupa Birliği ülkeleri, kendi sınırları dışında yaşanan terör olaylarını gerçekleştirenlerin Avrupa Birliği ülkelerine sığınması durumunda kendilerine herhangi bir şey gelmeyeceğini düşünüyorlarsa, bunda da yanılgı içindedirler. Çünkü terörün ne zaman ve nasıl vuracağı önceden kestirilemez. Bu bakımdan terörle mücadele konusunda gerçekten uluslararası işbirliğini bütün gerekleriyle yerine getirmek zorundayız. İnsanlık bunu yapmadıkça, terörle mücadeleye tam olarak girmiş sayılmayız. Terörle mücadelede tam olarak başarılı olamayız.
Hareket noktası şu olmalıdır: Terörün hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Eğer bunu kabul etmezseniz, terör için Avrupa Birliği ülkelerinde suç nitelemesi yapar, başka ülkelerdeki terör eylemleri için “direniş hareketi” derseniz; sadece çifte standart uygulamasıyla kalmış olmazsınız, aynı zamanda terörle mücadelede büyük bir boşluk yaratmış olursunuz; bu mücadelede büyük bir gedik açmış olursunuz. O nedenle terörle mücadele konusunda bütün uygar toplumların ciddî ve samimi işbirliğine ihtiyaç vardır.
Günümüzde terör çok çeşitli yöntemler kullanmaktadır. Daha önce hiç düşünülemeyecek yöntemler bugün kullanılmaktadır. 11 Eylül saldırıları bunların bir örneğidir. Sivil uçakların dahi terör eylemlerinde silâh olarak kullanılabildiği görülmüştür. Bugün kimyasal, biyolojik ya da bilgisayar ortamında terör suçları işlenebilmektedir. İşte bütün bunları kapsayacak bir mücadele, uluslararası işbirliği tam olarak gerçekleşmedikçe başarıya ulaşamaz. Bunun için Birleşmiş Milletler bünyesinde yeni ve kapsamlı bir uluslararası antlaşma imzalanmalıdır.
2000 yılı sonunda Palermo’da Sınıraşan Suç Örgütleriyle Mücadele Sözleşmesi imzalanmıştır. Bunun ekinde de İnsan Ticaretinin, Özellikle Kadın ve Çocuk Ticaretinin Önlenmesine İlişkin Protokol bulunmaktadır. Ayrıca Göçmen Kaçakçılığının Önlenmesine İlişkin Protokol de, bu Sözleşmenin ekindedir. Ama Palermo Sözleşmesi, terör suçlarını kapsam dışında bırakmıştır. Palermo Sözleşmesi daha çok mafya tipi örgütlere uygulanabilecek olan bir sözleşmedir. Şimdi bu boşluğun doldurulması gerekir.
Her ne kadar Birleşmiş Milletler bünyesinde şimdiye kadar 12 sözleşme yapılmışsa da onların hepsi terörün belirli bir yönüyle ilgilidir. Bunlar arasında özellikle son zamanlarda Terörün Finansmanının Önlenmesine İlişkin Sözleşme büyük önem kazanmıştır. Türkiye de bu sözleşmeyi imzalamıştır. Ama uygun bulma işlemleri henüz tamamlanmamıştır.
Şimdi Birleşmiş Milletler bünyesinde yapılacak olan bir sözleşmeyle terörün her çeşidini kapsayabilecek ve terör karşısında gerçekten bütün insanlık alemini ortak bir mücadelede birleştirebilecek yeni ve kapsamlı bir uluslararası sözleşmeye ihtiyaç vardır. Eğer bu yapılırsa ve bütün devletler bunu içtenlikle, kararlılıkla uygularsa uluslararası terörle mücadelede başarılı olunur. Uluslararası boyut taşıyan terör eylemleri, bir veya birkaç ülkenin çabalarıyla önlenemez. Uluslararası boyutlu terör eylemleri, günümüzün tipik görünümü hâline gelmiştir. Bir ülkede plânlanan ve başka bir ülkede icra edilen ve çoğu zaman çeşitli ülkelerden insanların karıştığı eylemler, teröre uluslararası boyut kazandırmıştır. Başka bir ülkeden destek gören her terör eylemi uluslararası boyuttadır.
Günümüzde terör eylemlerinin dış saldırı olarak değerlendirildiğini görüyoruz. Nitekim Amerika Birleşik Devletleri’ne 11 Eylül 2001 günü yapılan terorist saldırı NATO Antlaşması’nın 5. maddesi çerçevesinde bütün üye devletlere karşı yapılmış bir dış saldırı olarak değerlendirilmiştir. Aynı anlayışın dışarıdan destek gören her türlü terör eylemi için de geçerli olmasını bekliyoruz. Terörle mücadele, 21. yüzyılın başlangıcında insanlığın önündeki en önemli sorundur. Bu mücadeleden başarıyla çıkılması, bütün devletlerin bu konuda gerçekten samimî ve ciddî işbirliği yapmasına bağlıdır. Aksi takdirde terörle mücadele ettiğini sananlar, sadece kendilerini aldatmış olacaklardır.
Bu düşüncelerle hepinizi saygıyla selamlıyorum. |