İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği’nin Sayın Başkanı, Üyeleri, Sayın Konuklar,
Bu gün Türk Medenî Kanunu’nun kabul edilişinin 74. yıldönümü... Bu günün aydınlığa açılan bir kapı olarak değerlendirilmesi çok anlamlı, çok doğru bir hareket. Gerçekten Türkiye, 1926’da Medenî Kanunu kabul etmekle uygarlık yarışında Türkiye’ye lâyık olduğu yeri kazandırma yolunda da çok önemli bir adım atmıştır.
Medenî kanunlar, insanların doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar bütün ilişkilerini düzenleyen, insanların başka insanlarla, toplumla, eşya ile ilişkilerini en ayrıntılı bir biçimde düzenleyen kanunlardır. O nedenle medenî kanunlar, toplumun her bireyini yakından ilgilendiren kanunlardır. Dolayısıyla bir medenî kanunun yapılması, yürürlüğe konulması veya bunun değiştirilmesi basit bir olay değildir.
Eskiden beri hukuk kuralları var olmuştur. Ama 17. yüzyıldan beri çeşitli ülkelerde çeşitli alanlarda kodifikasyon, yani yasa yapma hareketleri başlamıştır. Türkiye de 19. yüzyıldan itibaren bu sürece katılmıştır.
Medenî kanunların çeşitli ülkelerde ulusal birliğin sağlanması yolunda çok önemli aşamalar olduğunu biliyoruz. Daha önce bir ülkenin çeşitli bölgelerinde ayrı ayrı hukuk kuralları uygulanırken medenî kanunla bu kurallar birleştirilmiştir. Fransa’da böyle olmuştur, Almanya’da böyle olmuştur, İtalya’da ve İsviçre’de böyle olmuştur. Bütün bu ülkelerde medenî kanunların ulus devlet kavramının ortaya çıkmasından sonra kabul edildiğini görüyoruz. Bu bakımdan medenî kanunlar ulus devlet kavramıyla eş anlamlı sayılır. Hukuk birliği yoluyla ulusal birliğin sağlanmasında medenî kanunların çok büyük rolü olmuştur. Daha önce ayrı ayrı kurallara tâbi olan insanlar, bir devletin egemenlik alanında aynı kurallara tâbi olmuşlardır. Bu kurallar, doğumdan itibaren insanın tâbi olduğu kurallardır. Örneğin nişanlanma, evlenme, boşanma, velâyet,vesayet, miras, mülkiyet ve diğer aynî haklar, borç ilişkileri... Bütün bunlar, daha önce ayrı ayrı kurallara göre yürütülürken, medenî kanunların, borçlar kanunlarının yapılmasıyla tek bir sisteme tâbi olmuşlardır. O bakımdan medenî kanunların ulusal birliği sağlama konusunda çok önemli rolleri vardır.
Bizde de böyle olmuştur. Bilindiği gibi Türkiye, 1839 Tanzimat Fermanı’ndan itibaren Avrupa’dan iktibas edilen kanunları uygulamaya koyma hareketlerini başlatmıştır. 1840’da Ceza Kanunnamesi’ni çıkartmıştır. Onu 1850’de ve 1864’te Kara ve Deniz Ticareti Kanunnameleri izlemiştir. Özel hukuk alanında bir ara Fransız Medenî Kanunu’nun iktibas edilmesi düşünülmüş, ama bundan vazgeçilerek Mecelle yapılmıştır. 1851 maddeden oluşan Mecelle, Medenî Kanun’un yürürlüğe girmesine kadar uygulanmıştır. Ancak Türk Medenî Kanunu Gerekçesinde de açıklandığı gibi, Mecelle’nin o zamanlar ancak 300 maddesi, sözleşmelerle ilgili 300 maddesi uygulama kabiliyetini haizdi. Diğer hükümleri, çağın gereklerine uymayan hükümlerdi. Mecelle’de bazı genel hukuk ilkeleri çok güzel ifade edilmiş olmakla birlikte, uygulanabilecek hükümlerinin sayısı çok azdır.
O nedenle Cumhuriyet kurulduktan sonra 19. yüzyılın ortalarından itibaren başlayan bu hareketi bir hukuk devrimiyle sürdürmek gereği duyulmuştur. Cumhuriyet bütün kanunlarımızı değiştirmiştir. Cumhuriyet’e kadar 19. yüzyılın ortalarından itibaren başlayan hukuk değişmesiyle bir yanda dünyevî ihtiyaçlardan kaynaklanan hukuk kuralları uygulanırken, öbür yanda dine dayalı hukuk kuralları, yani şeriat uygulanıyordu. İşte Cumhuriyet, bu ikiliği de son vermiş ve dünyevî ihtiyaçların yine insanlar tarafından konmuş olan kurallarla karşılanması anlamına gelen lâik hukuk sistemine geçmiştir. Türk Medenî Kanunu Gerekçesi bunu çok güzel anlatır. Gerçekten –o Gerekçede belirtildiği gibi– din kuralları değişmez Tanrı buyruklarıdır. Ama toplumların ihtiyaçları sürekli değişir. O nedenle bu ihtiyaçları karşılayacak olan kuralların da her zaman değişebilecek kurallar olması gerekir. Bu kuralların insanlar tarafından bilimsel veriler ışığında hazırlanmış, ama ihtiyaçlara göre her zaman değişebilecek kurallar olması zorunluluğu vardır. 1920’lerde gerçekleştirilen hukuk devriminin asıl anlamı budur.
Din kuralları uygulandığı dönemde bundan doğan başka sakıncalar var. Her şeyden önce farklı dinlerden insanların yaşadığı bir ülkede dine dayalı hukuk kuralları, o insan topluluklarının dinlerine, hatta mezheplerine göre ayrı ayrı hükümlerin uygulanması sonucunu doğuruyordu. Dolayısıyla dine dayalı bir hukuk sisteminde, dine dayalı bir devlette hukuk birliğinin sağlanması olanağı yoktu. Böyle bir devlette ulusal birliğin sağlanması da güçtü. Çünkü her dinin, her mezhebin farklı anlayışları, farklı kuralları olabilir. O nedenle artık dine dayalı hukuk kuralları çağdaş insanın, çağdaş toplumların ihtiyacını karşılamıyor. Türk Medenî Kanunu’nun kabulüyle bizde bu ayrıma son verilmiş ve bütün insanların Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde aynı hukuk kurallarına tâbi olması sağlanmıştır.
Böylelikle daha önce Lozan Konferansı’nda kendilerine birtakım özel haklar tanınmış olan azınlıklar, İsviçre Medenî Kanunu’nun iktibasıyla Türk Medenî Kanunu Tasarısı’nın hazırlanmasına başlandığı zaman Adalet Bakanlığı’na başvurarak Lozan Antlaşması’nın kendilerine tanıdığı haktan feragat ettiklerini bildirmiştir. İşte bu, ülkede hukuk birliğinin ve ulusal birliğin gerçekleşmesi yolunda Türk Medenî Kanunu’nun ne kadar önemli bir adım olduğunu göstermektedir.
Öte yandan bir devlet sadece kendi ülkesinde çeşitli inanışlarda, çeşitli din ve mezhepte insanlarla ilişki içinde değildir. Yabancılarla da ilişkileri vardır. Yabancılara uygulanacak hukuk kuralları bakımından da yine benzeri sorunlar yaşanır. Dine dayalı hukuk sisteminin yabancılar bakımından önemli bir sonucu da, yabancıların bu ülkedeki ilişkilerinde kendileri için ayrı hukuk kuralları uygulanmasını istemeleri olabilir; yani kapitülâsyonlar dediğimiz olguyu ortaya çıkarır. İşte Türk Medenî Kanunu, bunun da sona erdirilmesi bakımından önemli bir rol oynamıştır. Gerçi kapitülâsyonlar Osmanlı İmparatorluğu tarafından Birinci Dünya Savaşı’na girilirken lâğvedilmiştir. Daha sonra bu Lozan’da kabul edilmiştir. Ama Türkiye’de kapitülâsyonları isteyen devletlerin çağdaş bir hukuk sistemi bulunmadığı yolundaki kaygıları da Türk Medenî Kanunu’nun kabulüyle ortadan kalkmıştır. O dönemin en ileri, en halkçı Medenî Kanunu Türk hukukuna alınarak uygulamaya konulmuştur.
Türk Medenî Kanunu böylece ülkemizde teokratik hukuktan, din kurallarına dayalı hukuktan lâik hukuka geçişin simgesi hâline gelmiştir. Bu bakımdan Türk Medenî Kanunu –Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 17 Şubat 1926 günü yapılan konuşmalarda da belirtildiği gibi– Türk İnkılâbının, Türk Devriminin özüdür, anlamıdır.
Bu Kanun’a kadın kuruluşlarının sahip çıkması, onun her kabulü veya yürürlüğe girme yıldönümünde, yani 17 Şubat ve 4 Ekim günlerinde kadın kuruluşları tarafından anılması son derece anlamlıdır. Çünkü Türk Medenî Kanunu’nun bir başka önemli özelliği var. Türk Medenî Kanunu, sadece ülkemizde çeşitli dinlerden, çeşitli mezheplerden, çeşitli inanışlardan insanların hukuk birliğini sağlamakla kalmamış; aynı zamanda bu toplumun bütün insanlarını, kadınıyla erkeğiyle eşit duruma getirmiştir. Daha önceki hukukumuzda kadın, erkeğe göre –örneğin miras hukukunda olduğu gibi– yarım hakka sahip, ya da usul hukukunda olduğu gibi ancak iki kadın bir erkeğe eşdeğer kabul edilmekteydi. Türk Hukuk Devrimi bunlara son vermiştir. Kadınla erkek eşit duruma gelmiştir. Türk Medenî Kanunu, bunu dönemine göre çok büyük ölçüde gerçekleştirmiştir. O bakımdan kadınlarımızın bu Kanun’a sahip çıkması son derece anlamlıdır. Türk Medenî Kanunu Türk Devrimi’nin simgesidir. O çizginin her zaman sürdürülmesi, yaşatılması gereklidir. Medenî Kanun’a sahip çıkma, bu hukuk düzeninin temelindeki lâik devlet anlayışının, lâik hukuk sistemi anlayışının sürdürülmesi demektir.
1926’dan bu yana 74 yıl geçti. Bu 74 yılda Dünya çok önemli olaylara sahne oldu. Büyük bir dünya savaşı yaşandı. Onu izleyen bir soğuk savaş dönemi oldu. Bu arada dünyada rejimler değişti, sona erdi. Çeşitli ülkelerde çok önemli hareketler gerçekleşti. Bütün bunlarla toplumların yapısı değişti. Dünya, giderek yoğun ilişkilerle birbirine bağlı, küreselleşen, globalleşen bir dünya hâline geldi. Bu değişikliklerin kaçınılmaz sonucu, insanlar arasındaki ilişkilere de yansıdı. Birçok ülkede medenî kanunlarda değişiklikler yapıldı. Bu değişiklikler arasında aile hukukunu ilgilendiren, kadın-erkek eşitliğini ilgilendiren hükümler çok önemli bir yer tutmaktadır.
Ayrıca özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın kurulmasıyla kadın-erkek eşitliğinin uluslararası düzeyde sağlanması yolunda da çok önemli sözleşmeler imzalandığını görüyoruz. Bunları tek tek saymak, sınırlı süremizde bir açış konuşmasının kapsamını aşar. O nedenle bir tanesini söylemek yeter: Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi. Öte yandan Çocuk Hakları Sözleşmesi de, alanında çok önemli bir uluslararası sözleşmedir.
Şimdi gerek çeşitli ülkelerde medenî kanunlarda meydana gelen değişikliklerin, gerek uluslararası sözleşmelerde de ifadesini bulan kadın-erkek eşitliğinin bizde de Medenî Kanun’a yansıtılması zamanı gelmiştir. Ayrıca Medenî Kanun’un başka kitapları bakımından da hem ülkenin ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı, hem çağdaş gelişmelerin ışığında yapılması gereken yeni düzenlemeler vardır.
İşte bu ihtiyaçlar, Türkiye’de 1950’li yıllardan itibaren Medenî Kanun’un yenilenmesi konusunda bir çalışmanın başlatılmasına neden olmuştur. 1926’da o dönemin en seçkin hukukşinasları ya da hukuk bilginlerinin katılımıyla Türk Medenî Kanunu Tasarısı ile Borçlar Kanunu Tasarısı’nı hazırlayan Adalet Bakanlığı, Medenî Kanun’un yenilenmesi konusunda bir çalışma başlatmıştır. 1951’de başlayan bu çalışmalar 1960’lı yıllarda sonuçlanmıştır. Rahmetli Ord.Prof.Dr.Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun rapörtörlüğünü yaptığı ilk komisyonun çalışmaları, daha sonra Türk Medenî Kanunu Öntasarısı olarak Adalet Bakanlığı’nca yayımlanmıştır. Daha sonra bu çalışmalar yeniden ele alınmış ve 1980’li yıllarda yine rahmetli Prof.Dr.Kemal Oğuzhan’ın başkanlığında yeni bir komisyon kurulmuştur. O Komisyon tarafından hazırlanan Türk Medenî Kanunu Öntasarısı da Bakanlığımızca yayımlanmıştır. Daha sonra bütün bu çalışmaların ışığında yeni bir çalışma başlatılmış ve sırasıyla Prof. Dr. Ahmet Kılıçoğlu ve Prof. Dr. Turgut Akıntürk’ün başkanlık ettiği bir komisyon, yeni Türk Medenî Kanunu Tasarısı’nı hazırlamıştır.
Bu Tasarı, 55. Hükümet zamanında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulmuştur. Ancak milletvekili erken genel seçimi nedeniyle o Tasarı’nın yasalaşması olanağı bulunamadı. O Tasarı kadük oldu. Bu arada kamuoyunda o Tasarı üzerinde yapılan eleştiriler ışığında Türk Medenî Kanun Tasarısı 21. yasama döneminde Meclis’e sunulmadan önce yeni bir çalışma yapıldı. Bütün eleştiriler değerlendirildi ve Türk Medenî Kanunu Tasarısı’na son şekli verildi. Bakanlar Kurulu’nda görüşüldü. Bu görüşmelerin ışığında bir kez daha Bakanlıkta bir çalışma yapıldı ve sonunda Bakanlar Kurulu’nca Türk Medenî Kanunu Tasarısı ve Onun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun Tasarısı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne 30 Aralık 1999 günü sunuldu.
Şimdi bu Tasarı Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu’nda bulunmaktadır. Adalet Komisyonu önümüzdeki günlerde bu Tasarı’yı görüşmeye başlayacaktır. Sanıyorum ki bu Tasarı’nın Adalet Komisyonu’nda lâyıkıyla değerlendirilmesi için Alt Komisyon oluşturma yoluna gidilecektir. Bu arada bütün ilgili çevrelerin görüşleri tekrar alınacaktır. Bu, daha önce de yapılmıştı; ama bu kez yasama organı tarafından yapılacaktır. Adalet Komisyonu’nda görüşüldükten sonra Tasarı’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda tıpkı 1926’da olduğu gibi bir bütün olarak görüşülmesi sağlanmaya çalışılacaktır. Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü, Danışma Kurulu’nda temel kanun niteliğinin oybirliği ile kabulü hâlinde Tasarı’nın bir bütün olarak görüşülmesine olanak sağlamaktadır. Çünkü İçtüzük’te temel kanunlar için Danışma Kurulu’nda mutabakat sağlamak kaydıyla farklı bir görüşme yöntemi izlenebileceği öngörülmüştür. Bunlar, yasama organında çözülecek işlerdir.
Ama şimdi –bu günkü toplantıda olduğu gibi– bundan sonraki başka toplantılarda, üniversitelerimizde ve diğer sivil toplum örgütlerinde Türk Medenî Kanunu Tasarısı üzerinde herkesin düşüncesini söylemesi gerekir. Çünkü Medenî Kanun, her gün yapılan bir kanun değildir. Medenî Kanun sık sık değişen bir kanun değildir. Nitekim zaman zaman bazı konularda aksayan yönleri geçmişte olduğu gibi düzeltilebilir. Ama genelde medenî kanunlar istikrar içinde uygulanan kanunlardır. 1926’da Türk Medenî Kanunu’nun kabulü ile hukukta hem birliği, hem istikrarı sağlamak amaçlanıyordu. Çünkü daha önce var olan dine dayalı hukuk sistemi içinde farklı mezheplere, farklı anlayışlara, farklı fetvalara göre değişen sonuçlar ortaya çıkabilirdi. Oysa şimdi hukukta birlik sağlanmıştır. Bunun sürdürülmesi gerekmektedir. Bunun için de herkesin üzerinde mutabık olduğu bir kanun olması gerekir. Bu da ancak kanunun yapılma sürecine geniş bir katılımla sağlanabilir.
Yeni Türk Medenî Kanunu Tasarısı, yürürlükteki Kanun’un sistemini esas itibariyle sürdürmektedir. 1030 maddeden oluşan yeni Kanun Tasarısı, –yürürlükteki Türk Medenî Kanunu’nda olduğu gibi– bir Başlangıç ile 4 kitaba ayrılmıştır. Bunlar Kişiler Hukuku, Aile Hukuku, Miras Hukuku ve Eşya Hukuku’dur.
Bu arada Borçlar Kanunu üzerindeki çalışma da devam etmektedir. Bakanlığımızda ayrı bir komisyon, yeni Borçlar Kanunu Tasarısı üzerinde çalışmaktadır. Yine yeni çalışmaya başlayan bir komisyon, Türk Ticaret Kanunu’nun değiştirilmesi konusunu incelemektedir. 1920’li yıllarda hukuk devrimini gerçekleştiren diğer kanunlar, örneğin Türk Ceza Kanunu ve Usul Kanunları üzerindeki çalışmalar Bakanlığımızda ayrı ayrı komisyonlar tarafından yürütülmektedir.
Biraz önce ifade ettiğim gibi, Türk Medenî Kanunu Tasarısı, 50 yıllık bir çalışmanın ürünüdür. Bu çalışmaya Türkiye’nin en seçkin hukukçuları katılmıştır. Yine bu Kanun Tasarısı üzerinde herkesin düşüncesini söylemesi gerekir. Kanun Tasarısı’nın en önemli özelliği, Aile Hukuku’nda kadın-erkek eşitliğini tam olarak gerçekleştirmesidir. 1926’daki Kanun bunu büyük ölçüde gerçekleştirmiştir. Ama yürürlükteki Medenî Kanun’da bugünün anlayışına göre kadın-erkek eşitliği ile bağdaşmayan veya kadın-erkek eşitliğine aykırı sonuçlar doğuran hükümler yer almaktadır. Bunlardan bir bölümü, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarıyla iptal edilmiştir. Örneğin kadının çalışmak için kocasının iznini alması yönündeki hüküm, Anayasa Mahkemesi’nce kadın-erkek eşitliğine aykırı bulunarak iptal edilmiştir. Yeni Kanun’da böyle bir hüküm yer almamaktadır.Ama yürürlükteki Kanun’da örneğin kocanın ikametgâhının karının ikametgâhı sayılması, kocanın evlilik birliğinin reisi olması, karının kocaya göre ikinci derecede bir yardımcı konumunda bulunması, çocukların eğitiminde son sözün babaya ait olması gibi kadın-erkek eşitliğiyle bağdaşmayan birtakım hükümler vardır. Evlenen kadının soyadı, sorunu 20. yasama döneminde kadının önceki soyadını da kullanmasına olanak veren bir hükümle çözülmüştür. O hüküm, yeni Kanun Tasarısı’nda da yer almaktadır. Ama artık kocayı evlilik birliğinin reisi ilân eden hükme yeni Tasarı’da yer verilmemektedir. Aile, eşit hak ve sorumluluklara sahip kadın ve erkeğin sevgi birliğine dayalı bir kurum olarak düzenlenmektedir. Anayasa’mıza göre aile toplumun temelidir. Bu anlayışla ailenin eşit insanların sevgi birliği olduğu, yeni Kanun’da tam anlamıyla ifadesini bulmaktadır. Artık yeni Tasarı’ya göre eşlerin her ikisi de ailenin başkanı konumundadır. Gerçi yine bir ev başkanı olacaktır. Ama bu şimdiki gibi “Evlilik birliğinin reisi kocadır” hükmü anlamında değildir. Çünkü yürürlükteki Kanun’un hane reisliği hükmüne tekabül eden ve toplu olarak yaşayan tüm insanlar bakımından söz konusu olan ev başkanlığının eşler arasındaki ilişkiler bakımından herhangi bir sonucu yoktur. Artık eşler, evlerini birlikte seçecekler. Çünkü evlilik birliğinin yönetiminde kadın ve erkek eşit haklara sahiptirler. Yeni Tasarı’nın aile ile ilgili bütün hükümlerinde hep eşlerden söz edilmektedir. Dolayısıyla eski Kanun’da sık sık geçen karı ve koca sözcüklerine yeni Kanun’da yer verilmemiştir.
Yürürlükteki Kanun’un kadın-erkek eşitliği bakımından olumsuz sonuçları olan en önemli hükümleri, evlilikteki mal rejimi ile ilgili olanlardır. Bilindiği gibi, bugünkü Kanunumuza göre eşler, bir sözleşme ile mal birliği veya mal ortaklığı rejimini seçmemişlerse kendiliğinden yürüyen yasal mal rejimi mal ayrılığıdır. Bu, boşanma ve ölüm durumunda kadının aleyhine ağır sonuçlar doğuran bir sistemdir. Yeni Tasarı’da çağdaş medenî kanunlarda olduğu gibi, bu arada Türk Medenî Kanunu’nun kaynağı İsviçre Medenî Kanunu’nda olduğu gibi, edinilmiş mallara katılma sistemi yasal mal rejimi olarak düzenlenmiştir. 55. Hükümet zamanında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sevk edilen Tasarı’da paylaşmalı mal ayrılığı sistemi kabul edilmişti. Bu, bir anlamda sınırlı bir edinilmiş mallara katılma rejimidir. Ancak bu Tasarı üzerindeki eleştiriler dikkate alınarak, yeni Tasarı’da edinilmiş mallara katılma rejimi kabul edilmiştir. Böylece evlilikten önce edinilmiş mallar ya da miras yahut bağış yoluyla edinilmiş mallardan oluşan kişisel mallar dışında, eşlerin çalışarak veya bir karşılık ödemek suretiyle edindikleri mallar, sosyal güvenlik kuruluşlarının ödemeleri ve kişisel malların gelirleri, onların edinilmiş mallarını oluşturur. Evlilik birliğinin sona ermesi durumunda eşler, edinilmiş malların artık değerlerine karşılıklı olarak katılma hakkına sahiptirler. Bunun yanında eşler, dilerlerse mal ayrılığı, paylaşmalı mal ayrılığı ya da mal ortaklığı rejimlerinden birini kabul edebilirler. Hatta isterlerse edinilmiş mallara katılma rejiminde de kişisel malların gelirlerini ya da evlilikten sonra edinilen yazıhane, muayenehane, işletme gibi bağımsız ekonomik birimleri, edinilmiş malların dışında bırakabilirler.
Ancak böyle bir sözleşme yapılmadığı takdirde evlilikten sonra edinilen malların artık değerlerine eşlerin karşılıklı katılma hakkı vardır. Bu hükümle kadın-erkek eşitliğinin maddî temeli de sağlanmış, kadının maddî açıdan kocasına bağımlılığı ortadan kalkmış olacaktır. Böylelikle Türk Medenî Kanunun’da kadın-erkek eşitliği ile bağdaşmaz nitelikte görünen veya bu eşitliğe aykırı sonuçlar doğuran hükümler, yeni Türk Medenî Kanunu Tasarısı ile kaldırılmaktadır. Evlilik yaşından başlayarak evliliğin bütün hükümleri bakımından kadın-erkek eşitliği, yeni Kanun Tasarısıyla tam olarak gerçekleşecektir. O nedenle kadın kuruluşlarımızın bu Kanun Tasarısı’na destek vermelerini bekliyoruz. Türk Medenî Kanunu kadın-erkek eşitliğini, önemli ölçüde sağlayan bir kanundur. Yeni Tasarı, onun bu özelliğini güçlendirerek sürdürmektedir.
Bu Kanun Tasarısı, –biraz önce ifade ettiğim gibi– Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülürken katılımcılığın en geniş şekilde sağlanması bakımından herkesin düşüncesinin ifadesini beklemektedir. Çünkü yapılan yeni Kanun, 21. yüzyıla giren Türkiye’nin Medenî Kanunu olacaktır. 3. binyıla giren bir dünyada Türkiye’yi uygarlık yarışında en ön sıralarda tutacak olan bir kanun tasarısı getirilmektedir. Yürürlükteki Türk Medenî Kanunu 17 Şubat 1926’da Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülürken onun medeniyetle, uygarlıkla eş anlamlı olduğu ifade edilmiştir.
Gerçekten Türk Medenî Kanunu, –bu günkü toplantının adında da ifade edildiği gibi– aydınlığa açılan bir kapıdır. O aydınlığın ülkemizi her türlü karanlık güçlere karşı koruyacak, savunacak etkili bir kurum olduğunu düşünüyorum. Bu aydınlığı şimdi hep birlikte daha çok güçlendirmek durumundayız. Medenî Kanun, ulusal birliği güçlendiren bir kanundur. Bu özelliğini korumak gerekir.
Şimdi herkes, bu Kanun Tasarısı üzerindeki eleştirilerini bu Kanunun önemine uygun bir çerçevede yapmalıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi bunları değerlendirecektir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden de 50 yıldan beri bu Kanun üzerinde yapılan çalışmaları bu dönem sonuçlandırmasını bekliyoruz.
74 yıl önce Türkiye’ye çağının en ileri, en halkçı Medenî Kanun’unu kazandıran Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin şimdi yine bu çağın en ileri Medenî Kanun’unu yapacağından şüphemiz yoktur. Bu inançla hepinizi saygıyla, sevgiyle selâmlıyorum.
|