Erzurum'da Düzenlenen "Türk Medeni Kanunu"nun Tanıtım Semineri
Sayın  Genel Müdürler, Sayın Cumhuriyet Başsavcısı, Değerli Hâkimler, Avukatlar, Öğretim Elemanları,

Bugün yeni Türk Medeni Kanunu’nun tanıtımı için düzenlediğimiz seminerlerin onuncusunu Erzurum’da birlikte gerçekleştiriyoruz. İki günlük bu Seminer, yarın ilk Türk Kanunu Medenisi’nin kabulünün 75. yıldönümünde sona erecektir. Bu anlamlı bir rastlantıdır.

Yeni Türk Medenî Kanunu’nun Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kabul edildiği 22 Kasım 2001 gününün hemen ertesinde, 24 Kasım 2001 gününden itibaren başta Ankara olmak üzere yurdun çeşitli bölgelerinde dokuz seminer düzenledik. Bu seminerlerde öncelikle asliye ve sulh hukuk hâkimlerimizi yeni Türk Medenî Kanunu’nun getirdiği yeni düzenlemeler hakkında bilgilenmeye ve ortaya çıkabilecek sorunları birlikte değerlendirmeye ve tartışmaya çağırdık. Bu gün Doğu Anadolu bölgesinden gelen hâkimlerimiz, yine yeni Türk Medenî Kanunu’nun getirdiği yeni kurumları birlikte değerlendireceklerdir.

İlk Türk Kanunu Medenîsi, Türkiye’de şeriata dayalı bir hukuk sisteminden lâik temellere dayalı bir hukuk sistemine geçişin simgesi olmuştur. Toplumlar, içinde yaşadıkları hukuk kurallarının dar gelmeye başladığı, ihtiyaçları karşılamadığı andan itibaren yeni kurallar aramaya başlar. Osmanlı İmparatorluğu, bu gerçeği 19. yüzyılın ikinci yarısına doğru görmüştür. Tanzimat Fermanı, bu anlamda bir yenileşme hareketinin başlangıcı olmuştur.

1840’da Fransız Ceza Kanunu iktibas edilerek, Ceza Kanunnamesi olarak yürürlüğe konmuştur. Bunu yine batı ülkelerinden alınan başka kanunlar izlemiştir. Ama medenî hukuk alanında bu gerçekleştirilemedi. Gerçi bir ara Fransız Medenî Kanunu’nun da iktibas edilmesi üzerinde duruldu. Ancak bunun yerine özellikle Abdullah Cevdet Paşa’nın etkisiyle İslâmî kaynaklara dayanan bir düzenleme yapılması kabul edildi ve 1869-1876 yılları arasında Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye ya da kısaca Mecelle hazırlanarak yürürlüğe kondu. 1851 maddeden oluşan Mecelle, aslında büyük bir hukuk eseriydi. Ancak Mecelle, çağdaş anlamda bir Medenî Kanun’un düzenlemesi gereken ilişkilerin hepsini kapsamıyordu. Mecelle’de bir takım genel hukuk ilkelerinin, hukuk özdeyişlerinin yanında, ağırlıklı olarak borçlar hukuku, özellikle sözleşmeler hukuku ile ilgili düzenlemeler vardı. Bunun yanında davalara ilişkin birtakım kurallar yer alıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu’nda bir yanda şeriata dayalı, fıkha dayalı kurallar; bir yanda da İslâmî kaynaklara dayansa da, yazılı kurallardan oluşan düzenlemeler vardı. Bu yargı sistemine de yansıyordu. Bir yanda şer’iye mahkemeleri, bir yanda nizamiye mahkemeleri görev yapıyordu. Bu, çeşitli açılardan sorunlar yaratmaktaydı. Ülkemizde ayrı ayrı dinî azınlıkların kendilerine özgü hukuk kurallarına tabi olduğunu görüyoruz. Ayrıca müslümanlar arasında da mezhep farkına göre farklı kurallar uygulanıyordu. Bu, hukuk birliğinden uzak, parçalanmış bir hukuk sistemi idi.

Cumhuriyete gelindiği zaman durum bu merkezdeydi. Ama 20. yüzyılın başında, hatta Birinci Dünya Savaşı yıllarında dahi Osmanlı İmparatorluğu, bu sistemin köklü bir biçimde yenilenmesi gerektiğini kabul etmiştir. Nitekim 1916’da ihzar-ı kavanin komisyonları, yani kanun hazırlama komisyonları oluşturulduğunu görüyoruz. Ayrıca Hukuku Aile Kararnamesi gibi özel hukukun bir bölümünü düzenleyen kararnameler çıkarılmıştı. Gerçi Hukuk Aile Kararnamesi, aile hukukunu bütünüyle düzenleyen kurallar değil; daha çok, evlilikte tek eşliliğe yönlendirici ve azınlıkların aile hukukunu güvence altına alıcı birtakım kurallar getirmiştir. Bu düzenleme, yalnız iki yıl yürürlükte kaldı.

Kanun hazırlama komisyonları, çalışmalarını savaş yıllarında dahi sürdürdüler. Buna rağmen Cumhuriyet kurulduğu zaman, bu çalışmalardan henüz fazla bir sonuç alınamamıştı. Bu çalışmalar, bir yandan medenî hukuk, bir yandan borçlar hukuku, bir yandan ticaret hukuku, bir yandan ceza hukuku alanındaydı. Çalışmaların fazla ilerleyememesi, önemli ölçüde özel hukuk alanında kanun hazırlama komisyonlarının çeşitli mezhepler arasında ortak noktaları bulmaya çalışması çabalarından kaynaklanmaktaydı. O nedenle bu çalışmalar başarılı olamamıştır.

1924 yılında Hükümet bu konuda kesin kararını vermiştir. Batı uygarlığı bütünüyle alınacaktı ve buna göre de batı kanunları olduğu gibi iktibas edilecekti. Nitekim dönemin Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt, 1924 yılında, bu komisyonların çalışmalarını sona erdiren sert bir konuşma yapar ve orada “İhtilâl”in kararını açıklar: “İhtilâl, Türkiye’nin batı uygarlığını kayıtsız şartsız benimsemesini kararlaştırmıştır. Bu öyle bir karardır ki, onun karşısına çıkacak olanlar demirle, ateşle yok edilecektir. Batı kanunları da olduğu gibi alınacaktır.” İşte Türk Kanunu Medenîsi, bu çerçeve içinde İsviçre Medenî Kanunu’ndan iktibas edilmek suretiyle kabul edilmiştir. Onunla birlikte Borçlar Kanunu ve Ticaret Kanunu da yürürlüğe konmuştur. Bu üç kanun, 4 Ekim 1926 günü yürürlüğe girmiştir. Arkasından Ceza Kanunu çıkarılmıştır. Usul Kanunları yürürlüğe konmuştur. İcra ve İflâs Kanunu kabul edilmiştir. Bütün bunlar, 1926–1932 arasında 6 yıllık bir sürede gerçekleştirilmiştir. Türkiye, bütün hukuk sistemini, batı ülkelerinden alınan kanunlarla yenilemiştir. Bu yenilemeyle birlikte lâik temellere dayalı hukuk devrimi gerçekleştirilmiştir. Türk Kanunu Medenîsi, bunun simgesi olmuştur.

Bu yola niçin gidilmiştir? Her şeyden önce Cumhuriyet, ülkede hukuk birliğini gerçekleştirmek istiyordu. Hukuk birliği, ulusal birliğin de vazgeçilmez unsurudur. Bir ülkede ayrı ayrı hukuk sistemlerinin yan yana yaşaması düşünülemez. Gerçi Lozan Barış Antlaşması’nda, ülkemizdeki dinî azınlıkların, kendilerine özgü kişiler hukuku ve aile hukuklarına sahip olabilmeleri için komisyonlar oluşturulması kabul edilmişti. Ancak Hükümetin İsviçre Medenî Kanunu’nun iktibası suretiyle Türk Kanunu Medenîsi’nin yürürlüğe konulacağını açıklaması, ülkemizdeki dinî azınlıkların kendilerine tanınan haktan vazgeçmelerini sağlamıştır. Gerek Musevî azınlık, gerek Hıristiyan azınlık Adalet Bakanlığı’na başvurarak, Lozan Barış Antlaşması’nın kendilerine tanıdığı haktan vazgeçtiklerini bildirmişlerdir. Demek ki lâiklik ilkesine dayalı bir hukuk sistemi, ülkemizdeki farklı inançlardan, farklı dinlerden insanları birleştirmiştir.

Öte yandan Osmanlı İmparatorluğu, yüzyıllar boyunca kapitülasyonların yabancılara tanıdığı ayrıcalıkların sakıncalarını yaşamıştır. Osmanlı imparatorluğu ne zaman kapitülasyonları kaldırmak istese, bizdeki hukuk sisteminin onların ihtiyaçlarını karşılamaya yetersiz olduğu öne sürülmüştür. Ama İsviçre Medenî Kanunu’nun iktibası suretiyle Türk Kanunu Medenîsi’nin kabul edilmesi, yabancıların bu iddialarını da geçersiz kılmıştır. Gerçi kapitülasyonlar, Osmanlı İmparatorluğu tarafından Birinci Dünya Savaşı’na girerken kaldırılmıştır. Lozan’da da bu kabul edilmiştir. Ama dünya, Türkiye’den herkes hakkında uygulanabilecek ve dinî temellere dayalı olmayan hukukî düzenlemeler yapılmasını bekliyordu. İşte Türk Kanunu Medenîsi, dinî inançları ne olursa olsun hem bütün vatandaşlarımızı, hem ülkemizde yaşayan yabancıları birleştiren, hepsinin ihtiyaçlarını karşılayan çağdaş bir kanun olmuştur. Demek ki lâiklik, bir ortak hukuk sistemi içinde insanları toplayan bir bayrak niteliğindedir.

İsviçre Medenî Kanunu’nun kabul edilmesinin nedenlerine gelince; Mahmut Esat Bozkurt, Türk Kanunu Medenîsi’nin 15. yılı dolayısıyla İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nce yayımlanan bir eserde yer alan makalesinde, Fransız Medenî Kanunu’nun çok eskimiş olduğunu ve ancak içtihat yoluyla ayakta tutulduğunu söyler. Alman Medenî Kanunu üzerinde ise ciddiyetle durulmuştur. Ancak onun da çok soyut olduğu görülmüştür. Sonunda en yeni kanun olarak İsviçre Medenî Kanunu benimsenmiştir. Gerçekten bunlar arasında temel ilkeler itibariyle fark yoktur. Hepsi, Roma-Cermen hukukundan gelen düzenlemelerdir. Ama İsviçre Medenî Kanunu, 1907 yılında kabul edilmiş, 1912 yılında yürürlüğe girmiş bir kanundur. O dönemin en yeni, en ileri, en halkçı Kanunu, niteliğindeydi. Bu bakımdan İsviçre Medenî Kanunu, Türk Kanunu Medenîsi’nin kaynağı olmuştur.

Bu yeni kurallar, 20. yüzyıla giren Türk toplumunun ihtiyaçlarını karşılamak bakımından zorunlu idi. Eski kurallarla karşılaştırıldığında,     –yine Mahmut Esat Bozkurt’un bir benzetmesiyle– elektrikle çıranın farkı gibi bir fark ortaya çıkmaktaydı. Eski kurallar ancak bir çıranın verebileceği kadar ışık vermekteydi. Oysa yeni kurallar elektriğin sağladığı ışığı vermekteydi.

Burada bir çağdaş uygarlık tercihi de vardır. Gerçekten Türk Kanunu Medenîsi, aynı zamanda bir uygarlık projesiydi. Türkiye, Ortaçağ’ın kalıntılarından 20. yüzyılın aydınlığına ulaşmak istiyordu. Türk Kanunu Medenîsi, 75 yıl içinde bunu gerçekleştirmiştir. Şüphesiz, Türkiye’nin çağdaş uygarlığı benimsemesinde Türk Kanunu Medenîsi tek unsur değildir. Ama onun en önemli unsurlarından biridir. Her şeyden önce bütün toplumu ortak çağdaş ilkelerde birleştirmiştir.

Ama bu Kanun da zaman içinde eskimiştir. Bu eskime, bir yandan Türk Kanunu Medenîsi’ndeki bazı kurallar itibariyle olmuştur. Bir yandan Türkçe’deki arılaşma, sadeleşme yüzünden Türk Kanunu Medenîsi’nin dilinin eskimesi nedeniyle olmuştur.

Bu arada dünya, çok önemli değişikliklerden geçmiştir. Sadece Türk Kanunu Medenîsi’nin ilk 25 yılı içinde dahi Avrupa’da çok önemli rejim değişiklikleri olmuştur. Dünya, büyük bir savaşı, İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamıştır. Bu Savaşı, onun acılarını ya da benzeri savaşların acılarını bir daha yaşamamak için, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın kurulması ve gerek bu Teşkilât, gerek Avrupa Konseyi gibi başka uluslararası kuruluşların bünyesinde yapılan düzenlemelerle insan haklarının çağdaş yaşamın en önemli değerleri hâline getirmesi izlemiştir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi izlemiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra eski sömürgeler birer birer bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır.

Bütün bunlar dünyada, düşünce alanında önemli bir hareketlenmeyi meydana getirmiştir. Artık insanlar arasında ne etnik köken, ne inanç, ne cinsiyet itibariyle hiçbir ayrım yapılmaması bir temel ilke olarak benimsenmiştir. Bu, konunun çeşitli ülkelerin medenî kanunlarında yeniden ele alınmasını, var olan medenî kanunların gözden geçirilmesini, insanların önüne önemli bir gündem maddesi olarak getirmiştir.
Türkiye de bu gelişmeyi 1951 yılında görmüştür. Gerek daha önce, gerek daha sonra Türk Kanunu Medenîsi’nde zaman zaman çeşitli konularda değişiklikler yapılmıştır. Ama 1951’den itibaren, bu Kanun’un bütünüyle değiştirilmesi çabaları başlatılmıştır. Bu çalışmalar, zaman zaman kesintiye uğramakla birlikte 50 yıl devam etmiştir. Adalet Bakanlığı’nın kurduğu komisyonlar bu süre içinde çeşitli öntasarılar ve tasarılar hazırlamışlardır. Bunlar arasında özellikle ilk komisyonun raportörü rahmetli Ord.Prof.Dr.Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun hazırladığı Öntasarı, rahmetli Prof.Dr.Kemal Oğuzman’ın başkanlığındaki komisyonca hazırlanan Öntasarı ve daha sonra da başkanlıklarını sırasıyla Prof.Dr.Ahmet Kılıçoğlu ve Prof.Dr.Turgut Akıntürk’ün yaptığı komisyonca hazırlanan Türk Medenî Kanunu Tasarısı özellikle belirtilmeye değer.

Bu son Tasarı, 1998 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulmuştur. Ancak Tasarı, 1999 yılında yapılan milletvekili erken genel seçimi nedeniyle kadük olmuştur. 21. yasama döneminde, bu arada Tasarı üzerinde kamuoyunda ve bilim çevrelerince yapılan eleştiriler de dikkate alınmak suretiyle, Tasarı’nın bir kez daha ele alınması ve gözden geçirilerek son şekline kavuşturulması için komisyon çalışmaları yeniden başlatılmıştır. İşte o çalışmalarla Adalet Bakanlığı’nda ayrıca yapılan çalışmaların sonucu olarak yeni Türk Medenî Kanunu ortaya çıkmıştır.

Yeni Türk Medenî Kanunu, tıpkı 1926’da kabul edilen Türk Kanunu Medenîsi gibi, Türkiye’nin çağdaş uygarlık tercihini bir kez daha vurgulayan bir kanundur. Şüphesiz, 1926’da olduğu gibi şeriata dayalı bir hukuk sisteminden lâik temellere dayalı bir hukuk sistemine geçiş söz konusu değildir. Bu süreç tamamlanmıştır.

Ama o süreç içinde yeni Türk Medenî Kanunu, Türkiye’yi 21. yüzyılın çağdaş uygarlık tercihlerine kavuşturmuştur. Biz bilgi çağında yaşıyoruz. Bilgi çağının Türk Medenî Kanunu, 1 Ocak 2002 günü yürürlüğe girmiştir. Yeni Türk Medenî Kanunu, Avrupa’daki benzerleriyle karşılaştırıldığında, onlar arasında en ön çizgide yer almaktadır. Şüphesiz bütün yasal düzenlemeler gibi yeni Türk Medenî Kanunu’nun getirdiği düzenlemeler de, bir gün ülkemizin ihtiyaçlarını tam olarak karşılamayacaktır. O zaman da yine yeni düzenlemeler yapma ihtiyacı ortaya çıkacaktır. Ama bugün Türkiye, 21. yüzyılın en ileri ve çağdaş medenî kanununa kavuşmuştur.

Medenî kanunlar, insanların hak ve fiil ehliyetlerini, kişiliklerinin korunmasını, diğer insanlarla ilişkilerini, eşya ile ilişkilerini, doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar uzanan bir süreç içinde düzenleyen kanunlardır. Bu bakımdan istisnasız her insan, Medenî Kanun içinde yerini bulur. Çocuk olarak, nişanlı olarak, eş olarak, ana ve baba olarak, mirasçı olarak, mirasbırakan olarak, mülkiyet ya da diğer bir aynî hak sahibi olarak herkes Medenî Kanun içinde yerini bulur. Günlük yaşamımızda yaptığımız her işlem, Türk Medenî Kanunu’nun ya da onun devamı niteliğinde olan Borçlar Kanunu’nun bir hükmüyle, bir maddesiyle bağlantılıdır.

İşte Türk Medenî Kanunu, bu nedenle toplumun her kesimini ilgilendiren bir düzenlemedir. Böyle bir düzenlemenin toplumda geniş bir mutabakata dayanması gerekmektedir. Bu mutabakat gerçekleşmiştir. Gerçi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yeni Türk Medenî Kanunu Tasarısı’na karşı oy veren milletvekilleri olmuştur.

Fakat Türk Medenî Kanunu, 1030 maddeden oluşan bir kanundur. Onun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun da 25 madde getirmiştir. Toplam 1055 maddenin olağan yasama süreci içinde görüşülmesi, bir yasama döneminden fazla bir zamana ihtiyaç gösterir. Nitekim 1907’de İsviçre Medenî Kanunu, İsviçre Federal Meclisi tarafından 3 yıl boyunca tartışılmıştır. Türkiye’de 1926’da Türk Medenî Kanunu, 17 Şubat 1926 günü bir “kül” olarak, bir bütün olarak kabul edilmiştir. O Kanun’la ilgili toplantı, bir buçuk saate yakın bir süre içinde tamamlanmıştır. O gün heyecanlı konuşmalar yapan dönemin Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt ve Adliye Encümeni Mazbata Muharriri, yani Adalet Komisyonu Raportörü Şükrü Kaya’dan başka 4 milletvekili daha söz almıştır.

Yeni Türk Medenî Kanunu ise, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, Danışma Kurulu’nun ortak önerisi ile, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki bütün siyasî parti gruplarının ortak önerisi ile bir temel kanun olarak 10 bölüm hâlinde görüşülmüştür. Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun ise bir bütün olarak görüşülmüştür. Bu görüşmeler, bir ayı aşkın bir süreyle devam etmiştir. 100’den fazla grup sözcüsü veya kişisel konuşmacı, yeni Türk Medenî Kanunu Tasarısı ile Yürürlülük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun üzerinde görüşlerini açıklamışlardır. Ama her iki kanun tasarısının birer temel kanun olarak görüşülmesi konusundaki katkılarıyla bu kanun tasarılarına karşı oy veren partiler dahi, onların yasalaşmasına katkıda bulunmuşlardır, tasarıların yasalaşmasına yardımcı olmuşlardır.

Bunu Türk toplumunda 75 yıl içinde ilk Türk Kanunu Medenîsi’nin yarattığı bir ortak anlayışın sağladığı uzlaşma olarak görüyorum. Bu bakımdan yeni Türk Medenî Kanunu, daha yürürlüğe girdiği ilk andan itibaren Türk toplumunun malı olmuştur. Bu uzun süreçte 50 yıllık çalışmalarda ve daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu çalışmalarında, Genel Kurul çalışmalarında katkısı bulunan herkesin emeğini takdir ve şükranla anıyorum.

Şimdi yeni Türk Medenî Kanunu’nun sizler tarafından, ortaya uyuşmazlıklar çıktıkça, çağdaş bir anlayışla uygulanmasına sıra gelmiştir. Yasa koyucu görevini yapmıştır. Ama yasa koyucu Türk Medenî Kanunu’nun 1. maddesinde, kanunun özüyle ve sözüyle değindiği bütün konularda uygulandığını belirttikten sonra, eğer kanunda düzenlenmeyen bir konuyla karşılaşacak olursanız, örf ve âdete göre karar vermenizi, örf ve âdet de yoksa, siz yasa koyucu olsaydınız nasıl karar verecek idiyseniz, ona göre hareket etmeniz hükme bağlamıştır. Bu, hâkime olan güvenin ifadesidir. Aynı güven hâkimin takdir yetkisi ile ilgili hükümde de ifadesini bulmuştur.

Dünyanın en iyi kanunlarını yapabilirsiniz. Ama o kanunların uygulanması, kanunun kendisi kadar önemlidir. O bakımdan yeni Türk Medenî Kanunu’nun getirdiği bütün yeniliklerin anlaşılması çok büyük önem taşımaktadır. Bu seminerlerin amacı budur. Biz, bu seminerleri Türkiye Adalet Akademisi’ni kurarak kurumlaştırmak istiyoruz. Türkiye Adalet Akademisi, bütün hâkimlerimize ve Cumhuriyet savcılarımıza, isteyen avukatlarımıza, noterlerimize ve hukuk mesleği ile uğraşan bütün insanlarımıza hizmet içi eğitim sunacaktır. Bu gerçekleştiği zaman Türkiye’de bütün kanunların çağdaş bir anlayışla uygulanması önemli ölçüde güvence altına alınmış olacaktır. Ayrıca böyle bir akademinin kurulması, şimdi bütün temel kanunların birer birer yenilenmesiyle ortaya çıkacak olan yeni düzenlemeler bakımından da gereklidir.

1926’yı izleyen yıllarda olduğu gibi, şimdi de 2001’i izleyen yıllarda bütün temel kanunlarımız, bugünün ihtiyaçlarına göre, bilgi çağının ihtiyaçlarına göre yenilenecektir. Borçlar Kanunu sıradadır. Yeni Türk Ticaret Kanunu üzerinde çalışılmaktadır. Usul Kanunları Paketi, yakında Bakanlar Kurulu’na, uygun görüldüğü takdirde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulacaktır. Türk Ceza Kanunu Tasarısı son şeklini almak üzeredir. Bütün bunlarla hukukumuzda köklü bir reform yapılmaktadır. Bu reformun amacına ulaşabilmesi, onların getirdiği düzenlemelerin tam olarak anlaşılmasına ve çağdaş bir anlayışla uygulanmasına bağlıdır.

Yeni Türk Medenî Kanunu, aslında sizler için zor bir metin değildir. Her şeyden önce sistematik itibariyle, 1926’daki Türk Kanunu Medenîsi devam ettirilmektedir. Gerçekten orada olduğu gibi bir Başlangıç bölümünden sonra Kişiler Hukuku, Aile Hukuku, Miras Hukuku ve Eşya Hukuku kitapları gelmektedir. Kişiler Hukukunda insan kişiliği, çağımızın insan hakları anlayışına uygun olarak ön plana çıkarılmıştır. Kişinin hakları bu çerçeve içinde düzenlenmiştir. Kişiliği, bu çerçeve içinde korunmuştur. Onun yanında insanların yarattığı tüzel kişileri de güçlendirici hükümler getirilmiştir. Tüzel kişilere ilişkin genel hükümler, dernekler ve vakıflarla ilgili hükümler, yürürlükten kalkan Türk Kanunu Medenîsi’nde var olan hükümlerden çok daha geniş ve ayrıntılıdır.

Yeni Türk Medenî Kanunu’nun en önemli yenilikleri Aile Hukukunda olmuştur. Zaten medenî kanunlarda son 50 yıl içinde yapılan değişikliklerin ana noktası da budur. Bunda kadın-erkek eşitliğinin tam olarak yaşama geçirilmesi çabası rol oynamıştır. Bu arada dünyada kadın-erkek eşitliğini sağlamaya yönelik çeşitli uluslararası sözleşmeler, özellikle Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi önemli bir yer tutar. Türkiye de bu Sözleşmeyi imzalamıştır.

Ayrıca Anayasa’mızda geçen yıl yapılan değişiklikle, ailenin eşler arasında eşitliğe dayandığı vurgulanmıştır. Aslında bu hüküm Anayasa’ya girmeden önce de yeni Türk Medenî Kanunu Tasarısı zaten kadın-erkek eşitliğine dayalı olarak hazırlanmıştı. 1926’da Türk Kanunu Medenîsi, o dönemin anlayışına göre kadın-erkek eşitliğini çok geniş ölçüde sağlamıştı. Özellikle kadının durumunu önceki dönem hukukuna göre güçlendirmişti. Birden çok kadınla evlenme anlamında çok eşliliği,  “taaddüd-ü zevcat”ı kaldırmıştı; evlilikte tek eşliliği kabul etmişti.

Ayrıca eski hukukta iki kişinin evlenmesi dinî kurallara göre yürütülmekteydi. Bu evliliğin bir sicile kaydedilmesi söz konusu değildi. Bu evlilikten doğan çocukların da bir sicile kaydedilmesi söz konusu değildi. Nikâhın kıyılması ne kadar kolay idiyse, sona ermesi de o kadar kolaydı. Erkeğin karısının “boş” olduğunu belirten tek bir sözü, evliliğin sona ermesi için yeterliydi. 1926’daki Türk Kanunu Medenîsi, öncelikle kadının durumunu güçlendirmiştir. Evlilik resmî bir sicile kaydedilen, çocukları resmî bir sicile kaydedilen ve sona ermesi de ancak hâkimin kararıyla gerçekleşen bir kurum hâline gelmiştir. Bu, Türk Kanunu Medenîsi’nin aileyi ne kadar güçlendirdiğini gösterir.

Ama Türk Kanunu Medenîsi, bugünkü anlayışla kadın-erkek eşitliğiyle tam olarak bağdaşmayan çeşitli hükümler de içermekteydi. Evlilik birliğinin reisinin koca olması, kocanın ikametgâhının karının ikametgâhı olması, çocukların velâyetinin kullanılmasında ana ve baba anlaşamadığı takdirde babanın son sözü söyleme hakkına sahip olması gibi çeşitli hükümler kadın-erkek eşitliğiyle bağdaşmıyor. Bunlar arasında karının bir iş veya meslekle uğraşmasını kocanın iznine bağlayan 159. madde, daha önce Anayasa Mahkemesi’nce zaten iptal edilmişti.

İşte yeni Türk Medenî Kanunu, kadın-erkek eşitliğiyle bağdaşmayan bu ve benzeri bütün hükümleri yürürlükten kaldırmıştır. Onun yerine yeni Türk Medenî Kanunu’nun düzenlediği aile, kadın-erkek eşitliğine dayanan, eşlere eşit haklar, eşit yükümlülükler, eşit sorumluluklar tanınan bir kurumdur.

Şimdi bu eşitliğin maddî temelleri de, yeni Türk Medenî Kanunu’nun gerçekleştirdiği en önemli unsurlardan biridir. Daha önce evlilik birliğinde yasal mal rejimi mal ayrılığıydı. Bu, 1926’da Türk Kanunu Medenîsi’nin İsviçre’den ayrıldığı en önemli konuydu. İsviçre’de yasal mal rejimi mal birliği olduğu hâlde, Türkiye’de önceki uygulamaya paralel olarak mal ayrılığı kabul edilmiştir. Onun yanında mal birliği ve mal ortaklığı, seçimlik mal rejimleri olarak öngörülmüştü. Mal ayrılığı, kadının ezilmesine yol açan, kadını iktisadî bakımdan kocasına bağımlı duruma getiren bir düzenlemeydi.

Bu bakımdan yeni Türk Medenî Kanunu, çağdaş bir mal rejimi olarak edinilmiş mallara katılma rejimini getirmiştir. 1957’de Almanya’da Eşit Haklar Kanunu ile kabul edilen kazanç ortaklığı sistemi ve onu izleyen benzeri sistemler, İsviçre’de edinilmiş mallara katılma rejimi olarak şekillenmiştir. Biz bunu tercih ettik. Böylece Türk Medenî Kanunu’nun İsviçre Medenî Kanunu ile olan bağlantısı da korunmuştur.

Bu rejim, kadının ve erkeğin evlilikteki katkılarını aynı ölçüde kabul eden bir düzenlemedir. Eşlerden birinin ekonomik alandaki başarısının, diğerinin desteği sayesinde gerçekleştiğini kabul eden bir düzenlemedir. O bakımdan evlilikten sonra bir karşılık ödemek suretiyle edinilen mallar, bu arada çalışılarak elde edilen gelirler, çalışma gücünün kaybı nedeniyle ödenen tazminatlar, sosyal güvenlik kuruluşlarınca yapılan ödemeler, kişisel malların gelirleri ve bütün bunların değiştirilmesiyle elde edilen yeni mallar edinilmiş mallar olarak kabul edilmiştir.

Evliliğin her hangi bir biçimde sona ermesi durumunda edinilmiş malların borçlarının düşülmesinden sonra kalan “safi değer” anlamındaki “artık değer”e eşlerin karşılıklı olarak yarı yarıya katılma hakları vardır. Böylece edinilmiş malların eşlerden hangisinin üzerinde olması, örneğin hangisinin mülkiyetinde olması, bu yeni düzenleme bakımından önem taşımamaktadır. Çünkü evlilik birliği herhangi bir nedenle boşanma veya ölümle sona erecek olursa, bu karşılıklı değerlendirme yapılacak ve sonunda eşler arasında edinilen mallarda karşılıklı katılma sağlanacaktır.

Bu, yeni Türk Medenî Kanunu’nun ailenin maddî temelleri itibariyle güçlenmesini sağlayıcı yeni bir düzenlemesidir. Böylece yeni Türk Medenî Kanunu, ailede her yönüyle eşitliği sağlayıcı bütün hükümleri ve onun maddî temellerini güvence altına alan yasal mal rejimiyle aile hukukunda çağdaş düzenlemelerin en ilerisini Türkiye’ye kazandırmıştır.

Yeni aile hukukunun uygulanması, aile mahkemelerinin kurulmasını zorunlu kılacaktır. Nitekim 1957’de Eşit Haklar Kanunu ile Almanya’da benzeri düzenlemeler kabul edildikten sonra, orada aile mahkemeleri kurulmuştur. Adalet Bakanlığı, Aile Mahkemeleri Kanunu Tasarısı’nı hazırlamış bulunmaktadır. Bu Tasarı biraz önce sözünü ettiğim Usul Kanunları Paketi ile birlikte Bakanlar Kurulu’na sunulacaktır. Böylece yeni Türk Medenî Kanunu’nun aile hukukundan doğan bütün uyuşmazlıklar itibariyle başarıyla uygulanması, bu mahkemeler tarafından sağlanacaktır. Ancak bu mahkemelerin hâkimleri, kişisel nitelikleri itibariyle de aile hukukundan doğan sorunları çözebilecek insanlar olacaktır. Her şeyden önce onlar evli ve çocuk sahibi insanlar olacaktır. Ayrıca onların yanında psikolog, pedagog, sosyolog, sosyal çalışmacı gibi yardımcılar bulunacaktır. Bu mahkemeleri en kısa zamanda kurmak istiyoruz.

Yeni Türk Medenî Kanunu, Miras Hukukunu da Anayasa’mızda temel haklar arasında yer alan miras hakkı çerçevesinde ayrıntılı ve bir bölümü yeni hükümlerle düzenlenmiştir. Yeni hükümler arasında özellikle mirasbırakanın amcası, dayısı, halası, teyzesi gibi yakınlarının da sağ kalan eşle birlikte, yasal mirasçı olmasına olanak tanıyan hükümleri özellikle belirtilmek gerekir. Onun yanında mirasbırakanın ölüme bağlı tasarruf yoluyla mal varlığı üzerinde tasarruf etmesi olanağı genişletilmiştir. Buna bağlı olarak, eskiden “mahfuz hisse” dediğimiz “saklı paylar” daraltılmıştır.

Yeni Türk Medenî Kanunu, Eşya Hukuku kitabında mülkiyet hakkını da yine Anayasa’nın temel hakları arasında kabul ettiği mülkiyet hakkı çerçevesinde ve 75 yıllık uygulamada ortaya çıkan sorunları çözüme kavuşturan düzenlemelerle ayrıntılı bir biçimde ele almıştır. Ayrıca mülkiyet dışındaki aynî haklar da yine yeni düzenlemelere konu olmuştur. Kredi kurumu, gerek taşınmaz rehni, gerek bir sicile kaydedilen bütün taşınırlar bakımından sağlanan taşınır rehni ile yeterli güvencelere kavuşturulmuştur. Böylece yeni Türk Medenî Kanunu, ekonomik gelişmeye de katkıda bulunacak hükümler getirmektedir.

Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun ise, bu çeşit büyük kanunlarda olduğu gibi intikal dönemi hükümlerini düzenlemiştir. Bu hükümlerin temelinde –tıpkı 1926’da çıkarılan Kanunu Medenînin Sureti Mer’iyeti ve Şekli Tatbiki Hakkında Kanun’da olduğu gibi– kanunun geçmişe etkili olmaması ilkesi, ana ilke olarak kabul edilmiştir. Bu ilkenin istisnaları olarak kanunda sadece kamu düzeni ve genel ahlâk, içerikleri yasa koyucu tarafından tarafların iradesine bakılmaksızın düzenlenen ilişkiler ayrıca önceki dönemde gerçekleşen olaylara bağlı olarak henüz kazanılmamış haklar yer almıştır. Ama temel ilke, her olayın gerçekleştiği zamandaki kurallara tâbi olmaktır. O kurallara göre gerçekleşen bütün haklar ve ilişkiler, yeni Kanun zamanında da geçerliliğini korumaktadır.

Değerli Hakimler,

1 Ocak 2002 günü yürürlüğe giren bu iki kanun, şimdi sizler tarafından uygulanacaktır. Biraz önce söylediğim gibi bu kanunlar, 21. yüzyıl koşullarına uygun en ileri çağdaş çözümleri getiren kanunlardır. Onları başarıyla uygulamak ve Türkiye’nin gerçekten bir 21. yüzyıl ülkesi olarak, bilgi çağında dünya milletleri arasında onurlu yerini almasını sağlamak, sizlerin vereceği kararlara bağlıdır. 1926’da yepyeni bir Kanun, yepyeni yasal düzenlemeler, sizlerin dedeleri ve babaları tarafından başarıyla uygulandı. Şimdi sizler aynı başarıyı bütün toplumun benimsediği çağdaş bir Kanunu uygulamak suretiyle göstereceksiniz. Bunda tam başarılı olacağınıza yürekten inanıyorum.

Adalet Bakanlığı’nın düzenlemiş olduğu Yeni Türk Medenî Kanunu Tanıtım Seminerlerinin sonuncusunu burada Erzurum’da açarken Kurtuluş Savaşı’nın temelindeki kararların alındığı, Erzurum Kongresi’nin toplandığı bu ilimizden, yeni Türk Medenî Kanunu’nun uygulanmasında sizlerin başarılarınıza olan güvenimi ifade etmek istiyorum.

Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi saygıyla selâmlıyorum.