Sayın Komisyon Üyeleri,

Bu gün ekonomik hayatımız bakımından son derece önemli bir konuda yasa tasarısı hazırlamak için toplanmış bulunuyoruz.

Bir ekonomik sistemin sağlıklı işleyebilmesi, her şeyden önce bu ekonomik sistemdeki işletmelerin sağlıklı bir biçimde çalışmasına, borçlarını ödeyebilecek konumda olmasına, alacaklarını tahsil edebilecek durumda bulunmasına bağlıdır.

Ekonomik hayat, çeşitli işletmelerin birbirleriyle yaptıkları işlemlerle yürür. Bu işlemlerin o işletmelere yüklediği borçların zamanında ödenmesi gerekir. Eğer bu ödemede sıkıntı doğarsa, o işletmelerle iş ilişkisine girmiş olan diğer işletmeler bakımından da sıkıntılar doğar. O nedenle işletmelerin yapmış oldukları sözleşmelerden doğan yükümlülüklerini yerine getirmeleri büyük bir önem taşımaktadır. Bu, bütün işletmelerin bir anlamda birbirine bağlı olması demektir.

Zaman zaman ekonomik hayatta işletmelerin kötü yönetiminden kaynaklanan sıkıntıları olabilir; bir de genel ekonomik durumdan kaynaklanan sıkıntılar yaşanabilir.

Bilindiği gibi, yakın zamanlarda dünyanın çeşitli ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de bir ekonomik kriz yaşanmıştır. Dünya genelinde ekonomik hayatta yaşanan durgunluk ve resesyon çeşitli ülkeleri etkilemiştir. Dünya ekonomisini etkileyen Amerika Birleşik Devletleri gibi bazı ülkeler, resesyon dediğimiz olayla karşılaşmışlardır. Uzak Doğudaki ülkeler bir ekonomik sıkıntı yaşamışlardır. Rusya Federasyonu gibi yakınımızda bulunan bazı ülkelerde benzeri ekonomik sıkıntılar yaşanmıştır. Güney Amerika’da ekonomik sıkıntılar yaşanmıştır. Türkiye’de de 2000 yılından bu yana birkaç kez oldukça şiddetli şekilde hissedilen ekonomik krizlere tanık olduk.

Bunların aşılması, uygulanan ekonomik programların kararlılıkla yürütülmesine bağlıdır. O konuda Hükümet gereken çalışmaları yapmaktadır, programlar büyük bir kararlılıkla uygulanmaktadır.

Bir ekonomik sistem içinde çalışmalarını yürüten binlerce işletme vardır; binlerce girişimci vardır. Bunlar arasında ekonomik sıkıntıyı çeşitli derecede yaşayanlar vardır ve bu sıkıntı sonucunda bazı işletmeler bakımından borçlarını ödemekte, dolayısıyla bazı işletmeler bakımından da alacaklarını tahsil etmekte güçlükler yaşanmaktadır.

Bilindiği gibi, bizde, alacakların devlet gücünün araya konması suretiyle tahsili ya da borçlunun edimlerini devlet gücünün araya girmesi suretiyle yerine getirmesi, İcra ve İflâs Kanunu’nda düzenlenmiştir.

Bu Kanun, 1932 yılında İsviçre İcra ve İflâs Kanunu göz önünde bulundurularak hazırlanmıştır. Arada geçen zaman içinde Kanun’da çok çeşitli değişiklikler yapılmıştır. Bu değişikliklerin hepsinde sistemin daha iyi, daha etkili bir biçimde işlemesi amaçlanmıştır. Çünkü borçluların borçlarını sözleşmede öngörülen biçimde ve öngörülen süre içinde yerine getirmesi, alacaklıların da kendi plânlarını ona göre yapması ve kendi borçlarını bu plâna göre ödemesi şeklinde birbirine bağlı olan bir ekonomik sistemin bir yerindeki aksaklık, bir zincirleme reaksiyonla bütün sistemi etkileyebilecek boyutlar kazanabilecek önem taşımaktadır. O nedenle icra sisteminin etkili bir biçimde, sür’atle yürütülmesi gerekir.

Bilindiği gibi İcra ve İflâs Kanunu’muz, bir mahkeme kararına dayanılarak yapılan icra takipleri ile böyle bir karara gerek olmaksızın yapılabilecek takipleri ilâmlı ve ilâmsız icra olarak ayırmıştır. Bu takipler de, kendi içinde haciz yoluyla takip, rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip ve bazı özel borç türleri itibariyle, örneğin kıymetli evraka ilişkin takip usulleri biçiminde ayrılarak düzenlenmiştir. Bunlar münferit alacaklarla ilgili bireysel takiplerdir.

Bir de borçlunun bütün alacaklılarını karşısına getiren ve bütün malvarlığını alacaklılarının haklarının ödenmesine özgüleyen bir iflâs sistemi vardır. İflâs sistemi, aslında bir işletmenin sona ermesiyle sonuçlanmaktadır. Çünkü borçlunun hacze tâbi bütün malları, iflâs masası dediğimiz bir malvarlığı kitlesini oluşturmaktadır.

Bunun yanında İcra ve İflâs Kanunu’muz, borçluya konkordato dediğimiz bir iyileşme, bir rehabilitasyon olanağı da tanımıştır. Ama bunun için borçların en az % 50’sinin ödenmesinin taahhüt edilmesi ve alacaklıların da hem sermaye olarak, hem sayı olarak önemli bir çoğunlukla, üçte iki çoğunlukla bunu kabul etmeleri gerekir.

Bunlar genel sistemin unsurları. Ama zaman zaman Türkiye’de yaşanan ekonomik sıkıntılar içinde özel düzenlemeler yapma gereği duyulmuştur. Türkiye’de örneğin sık sık bankacılık kesiminde, –daha genel bir ifade ile– finans kesiminde sorunlar  yaşanmıştır ve her defasında da bu sorunların aşılması için özel düzenlemeler yapılmıştır, özel yasalar çıkarılmıştır. Bunların bir bölümü geçici süreli yasalar niteliğindeydi.

Hatırlarsınız, bankerlerle ilgili özel düzenlemeler yapılmıştır. 1987 yılında sermayenin tabana yayılması ve ekonomiyi düzenlemede alınacak tedbirlerle ilgili bir kanun çıkarılmıştır. Bu Kanun 25.3.1987 tarih ve 3332 sayılı Kanun’dur. Bu Kanun’da sermaye şirketlerinin sermaye yapılarının güçlendirilmesi de öngörülmüştür.

Geçen yıl yaşamış olduğumuz ekonomik krizden sonra da bir Yeniden Yapılandırma Kanununu çıkarılmıştır. Hatırlanacağı üzere 30.1.2002 tarih ve 4743 sayılı Kanun, Malî Sektöre Olan Borçların Yeniden Yapılandırılması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun başlığını taşımaktaydı. Bu Kanun’da Türkiye’de faaliyette bulunan bankalar, özel finans kurumları ve kendi özel mevzuatları uyarınca alınan izinler çerçevesinde faaliyette bulunan diğer malî kurumlarla kredi ilişkisi içinde bulunup, finansal darboğaz yaşayan borçluların; bir finansal yeniden yapılandırma çerçeve anlaşması ile durumlarının iyileştirilmesi amaçlanmıştır. Bu Kanun’da çeşitli tedbirler öngörülmüştür, çeşitli vergi kolaylıkları sağlanmıştır.

Görüldüğü gibi bu Kanun, finans kesimiyle, yani bankalar veya benzeri finansal işlemler yapan kuruluşlarla borçlular arasında finansal yeniden yapılandırmayı amaçlamaktadır. Bu Kanun hâlen yürürlüktedir.

Ancak genel olarak da yürürlükteki sistemde işletmelerin durumlarının iyileştirilmesi ve sermaye yapılarının yeniden düzenlenmesi, başka bir deyişle, yeniden yapılandırma ile ilgili genel düzenlemeler yapılması ihtiyacı duyulmaktadır.

Bu konuda bir süreden beri Adalet Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı ve Dünya Bankası uzmanları arasında ortak çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalarda Dünya Bankası’nca çeşitli ülkelerde benzeri sorunların aşılması konusunda yapılan uygulamalarla ilgili bir incelemeden yola çıkılmıştır. Aynı zamanda yine Adalet Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı ve Dünya Bankası uzmanlarının ortak çalışmasıyla Türkiye’de yürürlükte olan sistem, yani İcra ve İflâs Kanunu ve diğer özel kanunlardaki hükümler ve bunların işlerliği, etkinliği değerlendirilmiştir.

Şimdi bütün bu çalışmaların sonucunu yeni bir yasal düzenlemeye taşımak durumundayız. İşte bu günkü çalışmanın amacı budur. Bu yapılırken her şeyden önce Türkiye’de yürürlükte olan mevzuatın uygulamada aksayan yönlerini belirlememiz gerekir. Sözünü ettiğim raporlarda bu konu üzerinde durulmuştur.

Aslında İcra ve İflâs Kanunu’nun getirdiği  hükümler, benzerleri Avrupa  ülkelerinde, örneğin  İsviçre’de  bulunan  düzenlemelerdir.  Zaten kaynak olarak da o ülkelerin mevzuatından yararlanarak hazırlanmışlardır.

Ama uygulamaya baktığımız zaman bu düzenlemelerin her zaman beklenen sonucu vermediği görülmektedir. Kanunun verdiği olanaklardan yararlanarak çoğu zaman ciddî olmayan birtakım itirazlarla icra sisteminin işleyişi yavaşlatılmaktadır. Kısa süre içinde sonuçlanması durumunda etkili sayılabilecek olan düzenlemeler âdeta etkisiz kılınmaktadır. Takipler, böylece yıllar sonra sonuç verebilecek bir yol hâline gelmiştir. Bu, bazen alacakların tahsilinde yasa dışı yollara da başvurulması sonucunu doğurmaktadır. O nedenle sistemin işlemeyen yönlerini, bunların sebepleriyle birlikte çok iyi tespit etmek durumundayız.

Öte yandan bazı düzenlemeler bugünün ihtiyaçlarını tam olarak karşılayamamaktadır. Örneğin konkordatoda alacaklıların toplanarak borçlunun ödeme projesini görüşüp kabul etmeleri, daha çok küçük işletmeler bakımından, alacaklı sayısı çok fazla olmayan işletmeler bakımından başarıyla yürütülebilecek olan bir sistemdir.

Oysa günümüzde bazı işletmelerin borç ilişkileri çok daha geniş bir alana yayılmaktadır. Küçük işletmeler için yine bir iyileşme yolu olarak konkordato hükümleri, şüphesiz bu işlevi yerine getirebilmekle birlikte; büyük işletmelerin daha karmaşık borç yapıları içinde bu düzenlemeler yetersiz kalmaktadır.

Ayrıca günümüzde artık borç ilişkilerinin bazen uluslararası boyutlar kazandığı görülmektedir. Yalnız bir ülkenin kendi içinde değil, dışarıdan alınan krediler, dışarı ile kurulan ilişkiler bakımından yabancı alacaklıların da haklarının korunması gerekmektedir. Biz, bütün bunları göz önünde bulundurarak yeniden değerlendirme yapmak durumundayız.

Öte yandan Türkiye’de yargı sisteminin genel olarak ağır işlemesini etkileyen birtakım faktörler vardır. Bunların en başında adalet hizmetlerinin çok zor koşullar altında, dar olanaklar içinde yerine getirilmesi sayılabilir.

Bilindiği gibi, Türkiye’de adliye binalarının çoğu, ya hükümet konağının bir katında, ya bir blokunda hizmet vermeye çalışır. İcra daireleri de bu binalarda görev yapmaktadır. Her şeyden önce adalet hizmetlerinin uygun mekânlarda yerine getirilmesini sağlamak zorundayız. Ayrıca bu hizmetlerin yerine getirilmesinde çağdaş teknolojinin bütün olanaklarından yararlanmak istiyoruz. Hâlâ eski yazı makineleriyle bir yazıyı çoğaltmaya ya da bir icra emrini düzenlemeye çalıştığımız sürece istenen sür’at gerçekleşemez.

Bu bakımdan Adalet Bakanlığı’nın geçen yıldan beri uygulamaya koyduğu Ulusal Yargı Ağı Projesi ya da baş harfleriyle kısaca UYAP,   çok önemli bir eksiği giderecektir. Ama bu Proje’nin tamamlanması, her yıl istenilen ödeneğin verilmesi kaydıyla, ancak 2004 yılı sonunda mümkün olabilecektir. Bu Proje gerçekleştiği zaman bütün mahkemelerimiz ve elbette bütün icra daireleri arasında, bilgisayar ortamında bilgi ve belge akışı kolaylıkla sağlanabilecektir. Bu da, genel olarak yargının işlemesinde ve icra sistemimizin etkili biçimde çalışmasında önemli bir rol oynayacaktır.

Bütün bunların yapılabilmesi için adalet hizmetlerine genel bütçeden yeterli pay ayrılması gerekmektedir. Oysa Adalet Bakanlığı,     –2002 yılı itibariyle söyleyecek olursak– genel bütçeden ‰ 8 oranında pay almaktadır. Bu kadar az önem verilen adalet hizmetlerinin bekleneni yerine getirmesi mümkün değildir. 1930’lu yıllarda Türkiye’de adalet hizmetlerine % 4 oranında pay ayrıldığını görüyoruz. Ama 1960’lı yallardan sonra bu pay giderek düşmüştür. Bu konuda biz sürekli olarak Maliye Bakanlığı, Devlet Plânlama Teşkilâtı ve Başbakanlık nezdinde girişimde bulunmaktayız. Bu girişimlerimizin 2003 yılı bütçesinden itibaren umduğumuz sonucu vermesini bekliyoruz. Aksi takdirde yargı hizmetlerinin ve genel olarak icra hizmetlerinin hiçbir zaman bekleneni vermesi mümkün değildir. Bu gerçeği çok iyi görmemiz gerekir.

Ne kadar iyi düzenlemeler yaparsak yapalım bu düzenlemelerin etkili bir biçimde işlemesi, mahkemelerimizin, icra dairelerimizin görevlerini uygun mekânlarda ve çağdaş teknolojinin bütün olanaklarından yararlanarak yapmalarına bağlıdır. Öncelikle bunu sağlamak durumundayız. Bunlar genel olarak sistemin işleyişini etkileyen faktörlerdir. Bunlar düzeltilmediği sürece sistemde sür’ati ve etkinliği sağlayacak bir iyileşme bekleyemeyiz.

Bunların yanında borçların ödenmesi, alacakların tahsili konularında yeni olanaklar, yeni seçenekler getirmek durumundayız. Yürürlükteki kanunlarımızın kötüye kullanılmaya elverişli hükümlerinde gerekli düzeltmeleri yapmak durumundayız. Borçluların kanundaki birtakım boşluklardan yararlanmak suretiyle icra sürecini geciktirmelerini önlemek durumundayız.

Bütün bu sistemin işlemesi, alacakların zamanında tahsili, borçların zamanında ödenmesi, genel olarak ekonomik sistemi etkilemektedir. Sistemdeki aksaklıkların kriz durumlarında doğurduğu sakıncalar büyümektedir. Bunun sonucunda birtakım işletmeler kapanmaktadır. Ona bağlı olarak birçok insan işini kaybetmektedir.

Dolayısıyla sistemin sağlıklı biçimde işlemesi, işletmelerimizin başarılı çalışmalarının da ön koşuludur. Her tacirin geleceği görebilir, plânlayabilir durumda olması gerekir. Ticarî işlerde basiretli bir işadamı gibi hareket etmenin gereği de budur. Ama bunun için herkesin girdiği borç ilişkilerinin zamanında yerine getirileceğinden emin olması gerekir, kendi plânlamasını ona göre yapabilmesi gerekir. Bu bakımdan bütün işletmeler birbirine bağlıdır, bütün işletmelerin başarıları birbirine bağlıdır.

İşte özellikle ekonomik kriz dönemlerinde ağırlaşan birtakım olaylar sonucunda bazı işletmelerin içine düştüğü ödeme güçlüğünden kurtarılmaları da, yine sistemin iyi işlemesi bakımından zorunludur. Bir işletmenin tamamıyla kapanmasını gerektiren koşullar olabilir. O durumda gerekli tasfiye yapılır. Ama yaşayabilecek olan işletmeler vardır. Onların içine düştükleri güçlükten kurtarılmalarına yardımcı olmak, o işletmelerin yeniden ekonomideki hizmetlerini sürdürmelerine yardımcı olmak gerekir. Bunu sağlamalıyız.

Bu bakımdan bir yandan iyileştirme veya rehabilitasyon olarak adlandırılan düzenlemeler vardır; bir yandan da sermaye yapısının yeniden düzenlenmesi ve işletmenin, şirketin yeniden yapılandırılması modelleri vardır.

Şimdi bütün bunları yürürlükteki kanunları da göz önünde bulundurmak suretiyle değerlendirmek, yürürlükteki kanunların eksiklerini tamamlayacak yeni düzenlemelerle ekonominin ihtiyacını karşılamak durumundayız.

Komisyonunuz, bu bakımdan çok önemli bir çalışma yapacaktır. Bu konuda daha önce Bakanlığımızda sadece “Belki yola çıkarken göz önünde tutulması yararlı olabilir” düşüncesiyle yapılan bir ön hazırlık çalışması var. Ancak hemen söyleyeyim ki, ben, bu çalışmanın adını ve bazı hükümlerini uygun görmedim. Örneğin hazırlanan çalışma için “Şirketler İçin Acz Hâli Kanunu Tasarısı” adı konmuş. Aciz, borçlunun borcunu ödeyememesinin İcra ve İflâs Kanunu anlamında belgelenmesi demektir. Eğer biz bir şirketi baştan böyle damgalayacak olursak, onun durumunu iyileştirmemiz mümkün olmaz.

Burada söz konusu olan, bazı malî sıkıntılar içinde olmak, ödeme güçlükleri içinde olmaktır; ama bunlar, düzeltilebilecek olan, iyileştirilmesi olanağı bulunan durumlardır. Yoksa bazı durumlar vardır ki, tasfiyeden başka çare yoktur. O bakımdan kanun taslağının adı, sanıyorum ki, yararlanılan kaynaklardaki bazı İngilizce terimlerin karşılığının tam olarak bulunmamasından, doğru olarak çevrilmemesinden kaynaklanmaktadır.

Öte yandan bu konudaki yargı süreci bakımından uzmanlık kazanan mahkemelere ihtiyaç vardır. Ama bunun için yeni mahkemeler kurulmasına gerek yoktur. Ticaret mahkemeleri bu görevi yapacak durumdadır. Üstelik son zamanlarda ülkemizde ticaret mahkemelerinin sayısı bir hayli artmıştır. Gerektiğinde yeni ticaret mahkemeleri kurabiliriz.

Zaten iflâs kararı verme yetkisi de ticaret mahkemelerindedir. O nedenle yeni mahkemeler, hele hazırlanan taslakta adı konmak istendiği gibi “acz mahkemeleri” kurmak suretiyle değil, ticaret mahkemelerine yeni bir görev vermek, gerektiğinde ticaret mahkemelerinden bazılarını özellikle bu konular için görevlendirmek suretiyle istenen uzmanlık gerçekleştirebilir. Ama her hâlde bu konuda bir uzmanlaşmaya ihtiyaç vardır.

Burada başka bir sorunla da karşı karşıya kalıyoruz. Türkiye’de hâkimlerimizin meslekî çalışmalarına bakıldığı zaman, yaptıkları görevlere bakıldığı zaman, çoğu kez bir uzmanlaşmaya olanak verecek bir yol izlenmediği görülür. Aynı hâkimin hukuk hâkimi olarak, ceza hâkimi olarak, bazen ticaret hâkimi olarak çalıştığı görülebilir. Bu konuda da uzmanlaşmaya önem vermemiz gerekir. Ayrıca uzmanlaşmayı sağlamanın yollarından biri de hâkimlerimize hizmet içi eğitim vermektir.

Biz, bu amaçla Türkiye Adalet Akademisi Kanunu Tasarısı’nı hazırladık. Bu Tasarı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu’nda bütün partilerimizin desteğiyle kabul edildi. Ama birbuçuk yıldan beri bazı düşüncelerle Plân ve Bütçe Komisyonu’nda bekletilmektedir. Bunun bir an önce yasalaştırılması gerekir.

Hemen hemen bütün batı ülkelerinde benzeri kurumlar vardır. Örneğin Almanya’da Hâkimler Akademisi vardır. Fransa’da Hâkimler Yüksek Okulu vardır. Yakın zamanda ziyaret ettiğim Hindistan’da Ulusal Adalet Akademisi olduğunu gördüm. Geçen yıl 24. Avrupa Adalet Bakanları Konferansı dolayısıyla gittiğim Rusya’da Rusya Federasyonu Adalet Akademisi kurulduğunu gördüm. Bu çeşit kuruluşlar, ayrıca Avrupa Konseyi ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların da desteğini kazanmaktadır.

Hukuktaki yeni gelişmeler, hâkim ve Cumhuriyet savcılarımızın sürekli olarak bu çeşit programlara katılmalarını, hizmet içi eğitim programlarına katılmalarını zorunlu kılmaktadır. Bazı ülkelerde avukatlar için dahi benzeri akademiler vardır. Örneğin Almanya’da Avukatlar Akademisi vardır. Hizmet içi eğitim, sadece hâkimler bakımından değil aynı zamanda avukatlarımız, noterlerimiz bakımından da söz konusudur. Bunu biz hâkim ve Cumhuriyet savcılarımız için Türkiye Adalet Akademisi bünyesinde gerçekleştirmek istiyoruz. Bu çerçeve içinde isteyen avukatlarımız, noterlerimiz veya hukuk mesleği ile uğraşan diğer insanlarımız da bu programlardan yararlanabilirler.

Akademi kurulduğu takdirde orada belli konularda uzmanlaşmaya yönelik programlar uygulama olanağı da bulunacaktır. Örneğin icra hukukunda ya da şimdi yapmaya çalıştığımız malî durumu bozulan işletmelerin durumunun iyileştirilmesi ya da bu işletmelerin yeniden yapılandırılması ile ilgili olarak getirilecek düzenlemeler hakkında özel programlar verilebilir, uzmanlaşma sağlanabilir.

Bu çeşit programların ne kadar yararlı olduğunu ben iki yıldan beri bir yandan adlî tıp konusunda yurt genelinde uyguladığımız programlardan, yaptığımız bölge seminerlerinden; bir yandan da yeni Türk Medenî Kanunu’nun tanıtılması amacıyla yine yurt genelinde yaptığımız seminerlerden biliyorum.

Komisyonunuzca yapılacak olan yasa çalışmasında göz önünde bulundurulması gereken başka bir nokta, yeni Türk Medenî Kanunu dilinin esas alınmasıdır. Terminoloji bakımından birlik sağlamak durumundayız. İcra ve İflâs Kanunu’muz temelde 1930’lu yıllardan kaldığı için dili hayli eskimiştir. O dili esas alamayız. Ama yeni bazı kanunlarda da yeni Türk Medenî Kanunu’nun dikkate alınmadığı görülmektedir. Hatta geçenlerde Sayın Cumhurbaşkanı bu gerekçeyle bir kanunu geri göndermiştir. Bu bakımdan Anayasa dilini esas alan yeni Türk Medenî Kanunu’nun bu çalışmalarda göz önünde bulundurulması gerekir.

Bu arada bir noktaya daha değinmek isterim. Dünya Bankası ile birlikte hazırlanan raporda, Türkiye’de güvence sistemi bakımdan taşınırlarla ilgili güvence sisteminin teslimsiz rehne olanak vermediği yolunda ifadeler var. Gerçi yeni Türk Medenî Kanunu’nun 940. maddesinden de söz edilmektedir. Ama yeni Türk Medenî Kanunu’nun 940. maddesiyle getirilen düzenleme, bir sicile kaydedilmeleri öngörülen taşınırlar bakımından teslimsiz rehin olanağı getirmektedir. Şimdi Medenî Kanun’da yer alan bu temel düzenlemenin yapılacak olan yeni düzenlemelerle geliştirilmesi zorunludur.

Ticarî işletme rehni, aynı ihtiyacı belirli bir ölçüde karşılamaktadır. Ama esas itibariyle bizde ipotek, taşınmaz rehni ön plândadır. Aslında taşınmaz ve taşınır bütün malvarlığı unsurlarının güvence teşkil etmesini sağlamak durumundayız. Bu da borçların zamanında ödenmesi, alacakların zamanında tahsili bakımından önemli bir faktördür.

Bu nokta, belki hazırlanacak olan kanun tasarısının bir unsurunu oluşturmayabilir; ama mutlaka üzerinde durmamız gereken ve Medenî Kanun’la getirilen olanak çerçevesinde işlerlik kazandırmamız gereken bir konudur. 

Değerli Komisyon Üyeleri,

Siz bu gün çalışmaya başlarken yürürlükteki mevzuatın bütün eksiklerini, sistemde karşılaşılan tıkanma noktalarını en iyi değerlendirebilecek konumda olan uzmanlarsınız. Bu Komisyonda bilim adamlarımız, Yargıtay üyelerimiz ve Bakanlığımız elemanları olarak, çok önem verdiğimiz  bir çalışmayı birlikte gerçekleştireceksiniz.

Bizim bu çalışmalarda uyguladığımız bir yöntem var. Bir komisyona önce bir başkan ve bir başkan yardımcısı seçeriz. Ben de şimdi bu işlemi yaparak konuşmamı tamamlamak istiyorum.

Başkanlık için kimi önerirsiniz?
Evet, şimdi başka öneri var mı?
Prof. Dr. Selçuk Öztek, bildiğiniz gibi, zaten usul hukuku, icra ve iflâs hukuku alanında uzmandır. Kendisi daha önce bağımsız Adalet Bakanlığı da yapmıştır. Prof. Dr. Selçuk Öztek’i komisyon başkanı olarak kabul edenler, etmeyenler? Evet, kabul edilmiştir.

Yargıtay Üyesi Yaşar Koru’yu başkan yardımcısı olarak kabul edenler, etmeyenler? Evet, kabul edilmiştir.
Böylelikle Komisyonumuz tam olarak teşekkül etmiştir. Komisyonun başkan ve başkan yardımcısını kutlarım. Komisyona çalışmalarında başarılar diler, hepinizi saygıyla selâmlarım.