Sayın Valim, Türkiye Noterler Birliği’nin Sayın Başkanı, Sayın Müsteşar Yardımcım, Sayın Genel Müdür, Sayın Cumhuriyet Başsavcısı, Değerli Noterler,
Bu gün Ankara Noter Odası’nın yeni Türk Medenî Kanunu ile ilgili olarak düzenlediği iki günlük bir sempozyum dolayısıyla bir araya gelmiş bulunuyoruz. Yeni Türk Medenî Kanunu kabul edildiğinden bu yana, başta Adalet Bakanlığı olmak üzere, çeşitli kurumlar benzeri seminer ve sempozyumlar düzenlemektedir. Nitekim Adalet Bakanlığı, 22 Kasım 2001 günü 4722 sayılı yeni Türk Medenî Kanunu’nun kabul edilmesinden hemen sonra, bir dizi hizmet içi eğitim programını uygulamaya başlamış ve bu programlar, on hafta boyunca yurdun çeşitli kentlerinde, o kentin ve civar illerin asliye ve sulh hukuk hâkimleri ile avukatları ve diğer hukukçuları kapsayan seminerler olarak yürütülmüştür. Onun yanında barolar ve hukuk fakülteleri benzeri çalışmalar yürütmektedir. Şimdi Ankara Noter Odası’nın da bu konuda bir sempozyum düzenlemesini büyük bir memnuniyetle karşılıyorum.
Medenî kanunlar, bir toplumun uygarlık projesi niteliğindedir. Medenî kanunlar, bir toplumu bütün bireyleriyle, doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar bütün hukukî ilişkileriyle kucaklayan kanunlardır. O nedenle yeni Türk Medenî Kanunu ile ilgili olarak toplumu aydınlatacak ve yeni Kanun’un uygulanmasında, hâkim olarak, avukat olarak, noter olarak görev yapacak olan insanların, Kanun’un getirdiği yeni düzenlemeleri birlikte tartışmalarında büyük yarar vardır.
Türk Kanunu Medenîsi, 1926’da teokratik bir hukuk sisteminden lâik temellere dayalı bir hukuk sistemine geçişin simgesi olarak kabul edilmiştir. Aslında bu gelişme, o zaman 86 yıllık bir gelişmenin ürünüydü. Çünkü Türkiye’de Avrupa kanunlarının iktibası yoluyla hukuk sistemimizin çağdaşlaştırılması çalışmaları, Tanzimat Fermanı’ndan hemen sonra başlamıştır. 1840’da Fransız Ceza Kanunu’nun iktibası suretiyle hazırlanan Ceza Kanunnamesi’nden sonra bir dizi temel kanun, yine başta Fransız kanunları olmak üzere, Avrupa hukuklarından iktibas yoluyla Türk hukukuna kazandırılmıştır. Bunlar arasında Kara Ticareti Kanunnamesi 1850’de, Deniz Ticareti Kanunnamesi 1864’te kabul edilmiştir. Böylece 1926’da Türk Kanunu Medenîsi ile başlayan temel kanunlar olarak yeni düzenlemeler getirme ya da eskiyen temel kanunları yenileme çalışmaları, o zaman için 86 yıllık bir gelişmenin ürünüydü.
Şimdi 75 yıllık bir uygulamadan sonra Türk Kanunu Medenîsi’nin yerini alan yeni bir Türk Medenî Kanunu’na sahibiz. Böylece bu gün 160 yılı aşan bir gelişmenin sonucuna ulaştığımızı söyleyebiliriz. Şüphesiz bu süreç içinde gelişme, her zaman aynı yoğunlukta yaşanmamıştır. Ama gerek tarihiyle, gerek coğrafyasıyla 600 yıldan fazla bir zamandan beri Avrupa’nın bir parçası olan Türkiye, 160 yıldan beri hukuk sistemiyle, yönetim şekliyle de Avrupa ile bütünleşme çabası içindedir.
Bu anlamda Türkiye’nin Avrupa tercihi, 160 yıllık bir gelişmenin ifadesidir. Bu tercih, aynı zamanda Cumhuriyetle birlikte, Atatürk tarafından gösterilen çağdaş uygarlık yoluyla eş anlamlı olan batılılaşma sürecinin bir sonucudur. O nedenle Türkiye’nin Avrupa tercihi, günlük kararlarla değiştirilecek bir tercih değildir. Bu tercih, 160 yıldan beri Türkiye’nin bütünüyle Avrupa ile kucaklaşma; yalnız tarihiyle, yalnız coğrafyası ile değil, aynı zamanda hukuk sistemiyle Avrupa ile bütünleşme çabalarının devamı olarak yapılmış bir tercihtir.
Yeni Türk Medenî Kanunu da, bugün Avrupa ülkelerinde çağdaş medenî hukuk düzenlemeleri olarak var olan bütün düzenlemelerle aynı derecede ön sıralarda yer alan bir düzenlemedir. Bu Kanun’la Türkiye, çağdaş Avrupa hukukunda, Kıt’a Avrupa’sında geçerli olan medenî hukuk kurallarını Türkiye’ye kazandırmaktadır.
Türk Medenî Kanunu, burada iki gün boyunca çeşitli bildirilerin konusu olacaktır. Yeni Türk Medenî Kanunu, 75 yıllık bir uygulamadan sonra, 50 yıllık bir çalışmanın ürünü olarak çıkarılmıştır. Bu Kanun, 3. binyılın başında 21. yüzyılın koşullarına, bilgi çağının anlayışına uygun bir kanun olarak, yürürlüğe girmiştir. Bu Kanun’u 1926’da çıkarılan Türk Kanunu Medenîsi’nin bugünün koşullarında yenilenmiş bir şekli olarak da niteleyebiliriz. Gerçekten temel doğrultu itibariyle yeni Türk Medenî Kanunu, 1926’daki Türk Kanunu Medenîsi’nin yenilenmesinden ibarettir.
Bu Kanun’da noterler bakımından da önemli hükümler bulunmaktadır. Noterler, hukukî işlemlerin şekli bakımından çok önemli görevler yerine getiriyor. Aslında hukukî işlemlerde şekil koşulları, her şeyden önce, yapılan işlemin belgelenmesi, tarafların korunması, böylece –Noterlik Kanunu’nun 1. maddesinde de ifade edildiği gibi– hukukî güvenliğin sağlanması ve anlaşmazlıkların önlenmesi bakımından büyük önem taşımaktadır.
Şekil koşuluna uyulmaması, genellikle işlemin geçersizliği sonucunu doğurur. Konunun önemine göre hukukumuzda çeşitli şekil koşulları var. Bunlardan sadece birkaçını burada belirtecek olursak; yazılı şekil, dışarıda taraflarca hazırlanmış olan bir hukukî işlemin, örneğin bir sözleşmenin noterce onaylanması, işlemin doğrudan doğruya noterce düzenlenmesi ve işlemin tapu sicili gibi bir kamu siciline tescil veya şerh edilmesi sayılabilir. Bütün bunlarla amaçlanan, hukukî işlemlerde güvenilirliği sağlamak ve belirsizlikleri önlemek suretiyle anlaşmazlıklara meydan vermemektir. İşte noterler, bu görevi bir kamu hizmeti olarak yerine getirmektedirler. Noterlik Kanunu’nun 1. maddesinde de noterlerin hukukî güvenliği sağlamak ve anlaşmazlıkları önlemek için işlemleri belgelendirdikleri ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirdikleri belirtilmiştir.
Türkiye’de noterlik önemli bir kurumdur. Hâlen ülkemizde 1. sınıf noterlik sayısı 463, 2. sınıf noterlik sayısı 363, 3. sınıf noterlik sayısı 402 ve 4. sınıf noterlik sayısı 194 olmak üzere toplam 1422 noterlik, dolayısıyla toplam 1422 noter vardır. Bunlardan 15’i 1. sınıf, 9’u 2. sınıf, 4’ü 3. sınıf, 1’i 4. sınıf olmak üzere toplam 29’u, 29 Mayıs 1999’dan sonra, yani 57. Hükümetin göreve başladığı tarihten sonra kurulan noterliklerdir.
Noterlerin genel olarak yapacakları işlemler, Noterlik Kanunu’nda ayrıntılı olarak gösterilmiştir. Bunlar arasında özellikle Noterlik Kanunu’nun 60. maddesindeki bazı hükümleri hatırlamakta yarar vardır. Bu maddeye göre; yapılması kanunla başka bir makama, başka bir mercie veya başka bir kişiye verilmemiş olan hukukî işlemleri düzenleme yetkisi noterlere aittir. Aynı biçimde kanunlarda resmî olarak yapılmaları emredilen, fakat mercileri belirtilmemiş olan hukukî işlemleri yapma yetkisi de noterlere aittir. Dışarıda kanuna uygun olarak yazılıp getirilen kâğıtların imza, mühür veya her hangi bir işaret yönünden onaylanması yetkisi de noterlerindir. Protesto, ihtarname ve ihbarname gönderme yetkisi de noterlere verilmiştir. Ayrıca kanunla verilen diğer görevler de noterlerce yerine getirilir.
Şimdi yeni Türk Medenî Kanunu’nda, önceki Türk Kanunu Medenîsi’ne göre noterlere verilen görevlerin sayısı artmış bulunmaktadır. Biraz önce belirttiğimiz çerçeve içinde yeni Türk Medenî Kanunu’nda noterlere verilen görevleri şöyle sıralayabiliriz:
1. Önce resmî senet düzenlenmesini, başka bir deyişle resmî şekilde işlem yapılmasını öngören Medenî Kanun maddelerini sıralayacak olursak, bunların Medenî Kanun’un 102, 216, 373, 531, 532, 698, 733 ve 871. maddeleri olduğunu söyleyebiliriz. Noterlik Kanunu’nun 60. maddesi gereğince resmî şekilde yapılacağı belirtilen, ancak kanunla başka bir merci görevlendirilmeyen işlemler, noterler tarafından yapılır. Demek ki, bu hükümlerde “noter” sözcüğü kullanılmamakla birlikte, resmî senet veya resmî şekil öngörüldüğü için, bunlar noterler tarafından yapılacak olan işlemlerdir.
Medenî Kanun’un bir maddesinde noter, “resmî memur” olarak da nitelendirilmiştir. Bu, Medenî Kanun’un 532. maddesidir.
2. Noterlikçe ya da noterde düzenlenmesi öngörülen bazı işlemler vardır. Bu işlemler, Medenî Kanun’un 102, 205, 677 ve 727. maddelerinde yer almaktadır. Bu arada noterlerce resmen defter tutulması da, Medenî Kanun’un 811. maddesinde öngörülmüştür.
3. Noterde onaylama işlemleri, Medenî Kanun’un 205 ve 689. maddelerinde belirtilmiştir.
4. Bazı işlemlerin noter aracılığı ile karşı tarafa bildirilmesi öngörülmüştür. Bunlar da Medenî Kanun’un 733 ve 965. maddelerinde yer almaktadır.
5. Ayrıca yeni Medenî Kanun’da noterlere bazı durumları yetkili makamlara bildirme yükümlülüğü getirilmiştir. Bunlar da Medenî Kanun’un 404 ve 405. maddelerinde yer almaktadır.
Şimdi bu madde numaraları tabiatıyla ilk anda fazla bir şey söylemiyor. Ama bunları şimdi bir de yeni Türk Medenî Kanunu’nun kitapları itibarıyla inceleyelim:
Yeni Türk Medenî Kanunu da önceki Türk Kanunu Medenîsi gibi dört kitaba ayrılmıştır. Bunlar Kişiler Hukuku, Aile Hukuku, Miras Hukuku ve Eşya Hukuku kitaplarıdır.
Önce Kişiler Hukuku kitabından başlayalım. Medenî Kanun’un 102. maddesinde vakıf kurma iradesinin resmî senetle veya ölüme bağlı tasarrufla açıklanacağı belirtilmiştir. Bilindiği gibi vakıf, gerçek veya tüzel kişilerin, belli bir malvarlığını, belli bir amaca özgülemeleriyle ortaya çıkan, tüzel kişiliği olan bir mal topluluğudur. İşte böyle bir vakıf kurma iradesi, resmî senetle veya ölüme bağlı tasarrufla açıklanacaktır. Resmî senetle vakıf kurma işleminin temsilci aracılığıyla yapılabilmesi için temsil yetkisinin noterlikçe düzenlenmiş bir belgeyle verilmiş olması, ayrıca bu belgede vakfın amacı ile özgülenecek mal ve hakların belirtilmiş olması gerekir.
Aile Hukuku kitabına gelince; burada her şeyden önce, mal rejimleriyle ilgili konularda noterler tarafından yapılacak işlemlerin söz konusu olduğunu belirtmeliyiz.
Yeni Türk Medenî Kanunu’nun en önemli yenilikleri Aile Hukuku kitabındadır. Çünkü bu kitapta kadın-erkek eşitliği, çağımızın anlayışına uygun olarak gerçekleştirilmiştir.
Bilindiği gibi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın kurulmasından hemen sonra, 1948’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edilmiştir. Bunu 1950’de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi izlemiştir. Daha sonra çeşitli konularda kadınlara karşı ayrımcılığı ortadan kaldırmaya yönelik uluslararası beyannameler yayınlanmış, sözleşmeler yapılmıştır. Bunlardan en önemlisi, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’dir.
İşte yeni Türk Medenî Kanunu, bir yandan evrensel hukuktaki bu gelişmeyi, bir yandan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın eşitlik ilkesini ve aslında Medenî Kanun Tasarısı hazırlandıktan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu’nda görüşülüp kabul edildikten sonra, Anayasa’mızın 41. maddesine giren “Aile, eşler arasında eşitliğe dayanır.” ilkesini dikkate almak suretiyle kadın-erkek eşitliğini tam olarak gerçekleştirmiştir. Bu eşitliğin maddî temeli ise, evlilik birliğindeki mal rejimidir.
1926’da Türk Kanunu Medenîsi’nin kaynak İsviçre Medenî Kanunu’ndan ayrılan en önemli hükümleri, mal rejimi ile ilgili hükümleriydi. Çünkü İsviçre’de 1926’da mal birliği rejimi geçerli olduğu hâlde, bizde önceki uygulama doğrultusunda, mal ayrılığı rejimi kabul edilmiştir. Ancak bu rejimin kadınların iktisadî bağımlılığına yol açan, onların ezilmesine neden olan bir sistem olduğu zamanla anlaşılmıştır.
Şimdi yeni Türk Medenî Kanunu, –önceki Türk Kanunu Medenîsi’ndeki mal ayrılığı, mal birliği ve mal ortaklığı şeklindeki üç rejimden farklı olarak– edinilmiş mallara katılma, mal ayrılığı, paylaşmalı mal ayrılığı ve mal ortaklığı sistemlerini getirmiştir. Eşler, önceki Kanun döneminde olduğu gibi, bugün de bunlardan birini seçebilirler. Ama hiç birini seçmedikleri takdirde kendiliğinden uygulanacak olan mal rejimi anlamında yasal mal rejimi, edinilmiş mallara katılma rejimidir. Ancak bu rejimde de birtakım çeşitlemeler söz konusu olabilir. Bu konuda eşler bazı düzenlemeler yapabilirler. İşte burada da noterlere önemli görevler düşmektedir.
Türk Medenî Kanunu’nun 203. maddesine göre eşler, her zaman mal rejimi sözleşmesi yapabilirler. Evlenmeden önce, evlendikten sonra diledikleri zaman yapabilirler, diledikleri zaman değiştirebilirler. Ancak bu sözleşmeler daima kanunun çizdiği çerçeve içinde olacaktır.
Medenî Kanun’un 205. maddesine göre mal rejimi sözleşmesi, noterce düzenleme veya onaylama şeklinde yapılır. İki seçenek söz konusu: Ya doğrudan doğruya noter düzenleyecek, ya da dışarıda tarafların hazırlayacağı metni noter onaylayacak. Ancak eşlere bir kolaylık da sağlanmıştır. Eşler, evlenme başvurularında hangi mal rejimini seçtiklerini yazılı olarak evlendirme memuruna bildirebilirler. Ancak biraz önce söylediğim gibi, yasal mal rejiminin işlemesi için eşlerin herhangi bir sözleşme yapmalarına gerek yoktur.
Evlilik birliğindeki mal rejimlerinin işlemesi bakımından da, noterlere bazen önemli görevler düşebilir. Nitekim mal rejimleriyle ilgili genel hükümler arasında “eşlerden her birinin diğerinden her zaman, mallarının envanterinin resmî senetle yapılmasını isteyebileceği”, yeni Medenî Kanun’un 216. maddesinde belirtilmiştir. Bu resmî senetli envanter noterler tarafından yapılacaktır.
Yeni Türk Medenî Kanunu’na göre yasal mal rejimi, edinilmiş mallara katılma sistemidir. Bu sistemde eşlerin iki çeşit malları var. Kişisel mallar, eşlerden her birinin kendi kişisel kullanımına ayrılmış olan mallar, eşlerden her birinin evlilikten önce sahip olduğu mallar ve eşlerden her birinin evlendikten sonra karşılıksız kazanma yoluyla, örneğin bağış veya miras yoluyla edindiği mallar, manevî tazminat alacakları ve bu malların değiştirilmesiyle elde edilen yeni mallar olarak sıralanabilir. Bunlar, eşlerden her birinin kişisel mallarıdır.
Edinilmiş mallar ise, eşlerden her birinin bir karşılık ödemek suretiyle edindiği mallar, çalışarak kazandığı gelirler, çalışma gücünü kaybetmesi nedeniyle ödenen tazminatlar, sosyal güvenlik kuruluşlarınca yapılan ödemeler, kişisel malların gelirleri, ayrıca edinilmiş malların değiştirilmesi suretiyle edinilen yeni değerler olarak sıralanır.
Şimdi bunlardan bazılarının, edinilmiş malların kapsamı dışında bırakılması olanağı var. Ancak bunun için bir sözleşme yapılması gerekir. Medenî Kanun’un 221. maddesine göre eşler, mal rejimi sözleşmesiyle bir mesleğin icrası veya işletmenin faaliyeti sebebiyle doğan, edinilmiş mallara dahil olması gereken malvarlığı değerlerinin kişisel mal sayılacağını kararlaştırabilirler. İşte bu sözleşme de, yani edinilmiş mallara katılma sistemi içinde kanunun eşlere tanıdığı farklı bir olanağın kullanılması da, mal rejimi sözleşmesiyle olacaktır. Tabiatıyla sadece bu konuya ilişkin bir sözleşme yapılması da yeterlidir.
Ayrıca eşler, mal rejimi sözleşmesiyle kişisel malların gelirlerinin edinilmiş mallara dahil olmayacağını da kararlaştırabilir. Bu da yine Medenî Kanun’un 221. maddesinde belirtilmiştir.
Edinilmiş mallara katılma sisteminde ister kişisel mallar olsun, ister edinilmiş mallar olsun, her iki grup mallar, eşlerden her birinin yönetiminde ve onun hak sahipliğinde, onun mülkiyetinde olan mallardır.
Ama evlilik birliği her hangi bir nedenle sona erdiği, örneğin boşanma veya ölümle sona erdiği zaman, önce bu iki grup mallar arasındaki alacak ve borç ilişkilerinin hesaplanması, ayrıca edinilmiş malların borçlarının düşürülmesi suretiyle bir safi bakiye elde edilir. Bu, edinilmiş malların artık değeridir. Kural olarak, bu artık değere eşler yarı yarıya katılma hakkına sahiptir. Her iki eş, diğerinin edinilmiş mallarının artık değerine yarı yarıya katılma hakkına sahiptir. Pratik bakımdan ifade edilecek olursa; hangi eşin edinilmiş mallarının artık değeri diğerinden fazlaysa, bu artık değer, yarı yarıya her iki eşe ait olacaktır. Fakat eşler, isterlerse mal rejimi sözleşmesiyle bu konuda farklı bir katılma oranı kabul edebilirler. Nitekim bu husus, Medenî Kanun’un 237. maddesinde ifade edilmiştir.
Bütün bunlar, yasa koyucunun yasal mal rejimi içinde dahi taraflara bıraktığı birtakım düzenleme alanlarıdır. Tabiî, eşler bu konularda herhangi bir düzenleme yapmazlarsa yasanın kural olarak getirdiği hükümler uygulanacaktır.
Bu arada yeni Türk Medenî Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 1 Ocak 2002 tarihinden önce kurulmuş evlilikler bakımından önemli bir düzenleme, Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 10. maddesinde yer almaktadır. Buna göre, 1 Ocak 2002 tarihinden önce kurulmuş olan evliliklerde eşlerin tâbi oldukları mal rejimine ilişkin hükümler, bu tarihe kadar işlemeye devam etmiştir. 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren eşlere bir yıllık bir süre tanınmıştır. Bu süre içinde eşler, Kanun’un öngördüğü dört sistemden birini seçebilirler. Bunlardan hiçbirini seçmedikleri takdirde 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren uygulanacak olan mal rejimi, edinilmiş mallara katılma rejimidir.
Aynı biçimde Kanun’u yürürlüğe girdiği 1 Ocak 2002 tarihinde boşanma davaları devam eden eşler bakımından, eğer dava boşanmayla sonuçlanırsa önceki Kanun’a göre tâbi oldukları mal rejimi hükümleri uygulanarak tasfiye edilecektir. Ama dava reddedilecek olursa, boşanmayan eşlere yine bir yıllık bir süre tanınmaktadır. Bu süre içinde eşler, Kanun’un öngördüğü dört sistemden birini seçmedikleri takdirde, yine 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren yasal mal rejimi, yani edinilmiş mallara katılma rejimi uygulanacaktır.
Fakat bu durumlarda dahi, yani yasal mal rejiminin uygulanacağı durumlarda dahi 1 Ocak 2002’den önce kurulmuş, bu arada boşanma davası reddedilmiş olan evlilikler bakımından mal rejimi sözleşmesiyle yasal mal rejiminin başlangıç tarihini evliliğin başlangıç tarihi olarak belirlemek olanağı var. Bu da, Türk Medenî Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 10. maddesinde yer almıştır.
Bütün bu sözleşmeleri de noterler düzenleyecek veya onaylayacaktır.
Türk Medenî Kanunu, aile hukukunda kadın-erkek eşitliğini tam olarak gerçekleştirdiği hâlde, özellikle bu düzenleme nedeniyle, bazı kadın kuruluşlarımızca, bazı yazarlarımızca eleştiri konusu yapılmaktadır. Onlar, bu düzenleme ile 17 milyon kadına haksızlık yapıldığını düşünmektedirler. Oysa her yeni kanunda olduğu gibi, önceki kanunun uygulanageldiği dönemle, yeni kanunun uygulanmaya başlandığı dönemi birbirinden ayırmak gerekir. Türk Medenî Kanununun Yürürlük ve Uygulaması Hakkında Kanun’un 10. maddesinde yapılan da budur.
Önceki Türk Kanunu Medenîsi, 1 Ocak 2002 tarihine kadar, daha önce kurulmuş olan evlilikler bakımından yalnız mal rejimine ilişkin hükümleriyle değil, bütün hükümleriyle uygulanagelmiştir. Ama 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren, yani yeni Türk Medenî Kanunu’nun yürürlük tarihinden itibaren de yeni Kanun bütün hükümleriyle, bu arada mal rejimine ilişkin hükümleriyle uygulanmaya başlanmıştır. Bu arada daha önce kurulmuş evlilikler bakımından eşlere dört mal rejimi arasında bir yıllık bir seçme zamanı da tanınmıştır.
Hukukta bir temel ilke vardır: Bu, yeni Türk Medenî Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 1. maddesinde ifade edilmiştir. Bu, kanunların geçmişe etkili olmaması, eski deyimle, makabiline şamil olmaması ilkesidir. Bu ilkenin istisnaları olan kamu düzeni, genel ahlâk, yasa koyucunun tarafların iradesine bakmaksızın içeriğini belirlediği hukukî ilişkiler, önceki hukuk zamanında meydana gelmiş olaylara bağlı olarak kazanılmamış, beklenen haklar istisnalarının hiçbirisi bu durumda söz konusu değildir. Çünkü önceki Türk Kanunu Medenîsi’nde –bu gün yeni Türk Medenî Kanunu’nda olduğu gibi– eşlere mal rejimleri arasında seçme hakkı tanınmıştı. Eğer bir konuda insanların seçme hakkı varsa, yasa koyucunun o konuyu tarafların iradesine bakmaksızın düzenlemiş olduğu ve o nedenle de bunun kamu düzeniyle ya da genel ahlâkla ilgili olduğu öne sürülemez.
Ayrıca edinilmiş mallara katılma sistemine dayanarak beklenen hak iddiası da öne sürülemez. Çünkü bu sistem, 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren yürürlüğe girmektedir. Önceki Türk Kanunu Medenîsi’nde böyle bir sistem yoktu, böyle bir rejim yoktu. Dolayısıyla önceki hukuk, böyle bir beklenen hakkın temeli olamaz.
Kısacası, kanunların geçmişe etkili olmaması ilkesinin istisnaları, bu olayda söz konusu değildir. O nedenle yasa koyucu, burada hukukun temel ilkesi olan kanunların geçmişe etkili olmaması ilkesinin bir uygulamasını yapmıştır. Kaldı ki bu konuda İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da öncülük yapmış olan Almanya da, 1957’de bizim şimdi kabul ettiğimiz edinilmiş mallara katılma sisteminin ilk örneği olan kazanç ortaklığı sistemi bakımından da aynı uygulama yapılmıştır.
Aile hukukunda yine noterlerle ilgili başka işlemler de vardır. Bunlardan biri aile malları ortaklığı ile ilgilidir. Türk Medenî Kanunu’nun 373. maddesine göre hısımlar, bir mirasın tamamını veya bir bölümünü ortaya koymak ve başka mallar da eklemek suretiyle, bir aile malları ortaklığı kurabilirler. Medenî Kanun’un 374. maddesine göre aile malları ortaklığı sözleşmesinin resmî senetle yapılması ve bütün ortakların veya temsilcilerinin imzalarını taşıması gerekir.
Yeni Türk Medenî Kanunu, önceki Türk Kanunu Medenîsi’nde bulunmayan iki yeni yükümlülük getirmiştir. Bunlar vesayetle ilgili yükümlülüklerdir. Medenî Kanunun 404. maddesine göre velayet altında bulunmayan her küçük, vesayet altına alınır. Çeşitli görevliler, görevleri dolayısıyla böyle bir durumdan haberdar olabilir. 404. maddeye göre, görevlerini yaparlarken vesayeti gerektiren böyle bir durumun varlığını öğrenen nüfus memurları, idarî makamlar, noterler veya mahkemeler, bu durumu hemen vesayet makamına bildirmek durumundadırlar.
Yine vesayetle ilgili başka bir bildirme yükümlülüğü var. Medenî Kanun’un 405. maddesine göre akıl hastalığı veya akıl zayıflığı sebebiyle işlerini göremeyen veya korunması ve bakımı için kendisine sürekli yardım gereken ya da başkalarının güvenliğini tehlikeye sokan her ergin kişi kısıtlanır. Yine görevlerini yaparlarken vesayet altına alınmayı gerektiren böyle bir durumun varlığını öğrenen idarî makamlar, noterler ve mahkemeler bu durumu yine yetkili vesayet makamına bildirmek zorundadırlar.
Bunlar, Noterlik Kanunu’nun gerek 1. maddesi, gerek 60. maddesi çerçevesinde kanunla noterlere verilen yeni görevlerdendir.
Miras Hukuku kitabına gelince; ölüme bağlı tasarruflar bakımından noterlere bazı görevler düşmektedir. Örneğin Medenî Kanun’un 531. maddesine göre vasiyet, resmî şekilde veya mirasbırakanın el yazısıyla sözlü olarak yapılabilir. Resmî şekil, noterler tarafından gerçekleştirilecektir.
Bu arada Medenî Kanun’un 532. maddesinde resmî vasiyetname de öngörülmüştür. Bu maddeye göre resmî vasiyetname, iki tanığın katılmasıyla resmî memur tarafından düzenlenir. Kanun, resmî memur olarak kimleri gördüğünü de aynı maddede belirtmiştir. Bunlar, sulh hâkimi, noter veya kanunun kendisine bu yetkiyi verdiği diğer bir görevli olabilir. Burada noter, resmî görevli olarak ifade edilmiştir.
Miras payı üzerinde çeşitli sözleşmeler yapılabilir. Terekenin tamamı veya bir kısmı üzerinde miras payının devri konusunda, mirasçılar arasında yapılan sözleşmelerin geçerli olması, Medenî Kanun’un 677. maddesine göre, bu sözleşmelerin yazılı olmasına bağlıdır. Ama eğer bir mirasçı, bu sözleşmeyi üçüncü bir kişiyle yapıyorsa, o zaman konunun önemi biraz daha arttığı için bu sözleşmenin geçerliliği, noterlikçe düzenlenmesine bağlanmıştır.
Eşya Hukuku kitabına gelince; bu kitapta şimdi “Birlikte mülkiyet” ortak kenar başlığı altında “Paylı mülkiyet” ve “Elbirliği mülkiyeti”; yani –eski terimlerle– “Müşterek mülkiyet” ve “İştirak hâlinde mülkiyet” düzenlenmiştir. Medenî Kanun’un 688. maddesinde paylı mülkiyet, birden çok kimsenin maddî olarak bölünmemiş bir şeyin tamamına belirli paylarla malik olmaları biçiminde tanımlanmıştır. Paylı mülkiyette yararlanma, kullanma ve yönetme haklarının nasıl kullanılacağı kanunda gösterilmiştir. Ancak Medenî Kanun’un 689. maddesine göre paydaşlar, kendi aralarında oybirliğiyle anlaşarak yararlanma, kullanma ve yönetime ilişkin konularda kanun hükümlerinden ayrılan farklı düzenlemeler kabul edebilirler. Taşınmazlarla ilgili olarak yapılacak olan anlaşmaların, imzaları noterlikçe onaylanmış bir sözleşmeyle yapılması koşulu getirilmiştir. Ayrıca paydaşlardan birinin başvurusu üzerine bu anlaşma tapu siciline de şerh verilebilir.
Paylı mülkiyetin sona ermesi de kanunda düzenlenmiştir. Hukukî bir işlem gereğince veya paylı malın sürekli bir amaca özgülenmiş olması sebebiyle, paylı mülkiyeti devam ettirme yükümlülüğü bulunmadıkça, paydaşlardan her biri paylaşmayı isteyebilir; yani –eski terimle– şüyuun izalesini isteyebilir. Paylaşmayı isteme hakkı, hukukî bir işlemle en çok on yıl süreyle ertelenebilir. Taşınmazlarda paylı mülkiyetin devamına ilişkin sözleşmelerin resmî şekilde yapılması gerekmektedir ve bu sözleşmeler de tapu siciline şerh verilebilir. Buradaki resmî şekil de noterler tarafından yerine getirilecektir.
Taşınmaz mülkiyetine ilişkin kısıtlamalardan biri mecralarla ilgilidir. Medenî Kanun’un 727. maddesine göre su, gaz, elektrik ve benzerlerinin mecraları, işletmenin bulunduğu taşınmazın dışında olsalar bile, tersine bir sözleşme olmadıkça, o işletmenin eklentisi, yani –eski terimle– teferruatı ve işletme malikinin malı sayılır. Komşuluk hukukunun gerektirdiği durumlar dışında bir taşınmazın böyle bir mecra ile aynî hak olarak yüklenmesi, yani aynî bir mükellefiyet konabilmesi, ancak bir irtifak hakkı kurulması yoluyla olabilir. İrtifak hakkı, mecra dışarıdan görülmüyorsa tapu siciline tescille –ki burada ağırlaştırılmış bir koşul var–; dışarıdan görülüyorsa noterce düzenlenecek sözleşmeye dayanılarak mecranın yapılmasıyla doğar. Bu hükümler de, yeni bir düzenlemedir.
Taşınmaz mülkiyetine ilişkin kısıtlamalardan biri de önalım hakkında, yani –eski terimle– şuf’a hakkında görülmektedir. Paylı mülkiyette paydaşlardan her biri kendi payını başkasına devredebilir. Türk Medenî Kanunu’nun 732. maddesine göre bu durumda diğer paydaşların önalım hakkı vardır. Bu, hem yasal önalım hakkı, hem sözleşmeye dayalı önalım hakkı olarak Türk Medenî Kanunu’nda düzenlenmiştir. Medenî Kanun’un 733. maddesine göre önalım hakkından feragat edilebilir. Ama feragatın resmî şekilde yapılması, ayrıca tapu siciline şerh edilmesi gerekir. Ama belirli somut bir satışta önalım hakkını kullanmaktan vazgeçmek için yazılı şekil yeterlidir ve bu, gerek satıştan önce, gerek satıştan sonra yapılabilir. Yapılan satış, alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşlara noter aracılığıyla bildirilmelidir. Burada herhangi bir vasıta ile değil, örneğin taahhütlü mektupla değil, konunun önemi dolayısıyla noter aracılığıyla bildirme yükümlülüğü getirilmiştir. Bu durumda diğer paydaşlar, önalım hakkını kullanıp kullanmayacaklarına karar vereceklerdir. Yasal önalım hakkıyla ilgili bu hüküm aynı zamanda sözleşmeden doğan önalım hakkına da uygulanır. Medenî Kanun’un 735. maddesinde bu husus belirtilmiştir.
İntifa hakkı konusunda da noterlerle ilgili yeni bir hüküm getirilmiştir. Bu, Medenî Kanun’un 811. maddesinde ifade edilmiştir. Malik veya intifa hakkı sahibi, diğerinden giderleri paylaşmak üzere, intifa hakkına konu olan malların noterlikçe resmen defterinin tutulmasını her zaman istiyebilir.
Taşınmaz rehini ile ilgili hükümler arasında da yine noterleri ilgilendiren hükümler bulunmaktadır. Bilindiği gibi, rehnin sağladığı güvence, tescilde belirtilen rehin derecesi ölçüsündedir. Bir rehnin güvence altına aldığı borç ödendikten sonra onunla ilgili derece boşalır. Ama ondan sonra gelen dereceler, doğrudan doğruya o boşalan dereceye ilerleme hakkını kazanmamaktadır. Medenî Kanun’un 871. maddesine göre, bunun için sonraki sırada yer alan rehinli alacaklılara boşalan dereceye geçme hakkı veren bir sözleşme yapılması şarttır. İşte bu sözleşmenin de resmî şekilde yapılması gerekir. Bu, sözleşmenin geçerliliği bakımından söz konusudur. Aynî etki doğurması bakımından da sözleşmenin tapu siciline şerh verilmesi gerekmektedir.
Taşınır rehini karşılığında ödünç verme işiyle uğraşanlarla ilgili hükümler arasında yine noterleri ilgilendiren bir hüküm vardır. Medenî Kanun’un 965. maddesine göre eğer taşınır rehiniyle güvence altına alınmış olan borç, vadesinde ödenmezse ödünç veren, borçluya önceden noter aracılığıyla borcunu ihbar ettikten sonra, rehni icra yoluyla paraya çevirebilir.
İşte bütün bunlar, yeni Türk Medenî Kanunu’nda doğrudan doğruya veya dolaylı bir biçimde noterlerin yapacağı işlemler olarak yer almaktadır. Şüphesiz bunların dışında da taraflar, diledikleri bütün işlemlerini noter önünde yaptırabilirler. Eğer işlemin belgelenmesi bakımından gerekli görüyorlarsa bunu yapabilirler.
Yeni Türk Medenî Kanunu’nun getirdiği çeşitli düzenlemelerin uygulanmasında noterlerimize önemli görevler düşmektedir. 1 Ocak 2002 tarihine kadar yürürlükte olan Türk Kanunu Medenîsi zamanında olduğu gibi, yeni Türk Medenî Kanunu’nun getirdiği düzenlemelerin başarısında da noterlerimize önemli görevler düşmektedir. Noterlerimizin bu görevleri tam olarak başaracaklarına inanıyorum.
Bu düşüncelerle bu gün başlayan Seminer’in yararlı olmasını diliyorum. Bu seminere bilgi sunacak olan değerli bilim adamlarımıza teşekkür ediyorum. Ayrıca bu Seminer’e katılan bütün noterlerimize teşekkür ediyorum. Hepinizi saygıyla selâmlıyorum. |