“Hayatımızın Yasaları Değişiyor” Konulu Panel
Değerli Arkadaşlarım,

Açık Sayfa Aktüel Hukuk Dergisi ve Düşünce Özgürlüğü Savunucuları, bu gün gerçekten hayatımızı düzenleyen, hayatımızı etkileyen yasalardan birini tartışma konusu yapmaktadır. Önce böyle bir konuyu seçtikleri için ve bu arada bana da bazı açıklamalar yapma fırsatı verdikleri için Açık Sayfa Aktüel Hukuk Dergisi ve Düşünce Özgürlüğü Savunucuları’na teşekkür ederim.

Toplumlar değiştikçe onların uyguladıkları yasaların değişmesi de kaçınılmazdır. Türkiye, bu gereksinmeyi duyduğu için ta 19. yüzyılın ortalarından itibaren değişmez din kurallarına dayalı bir hukuk sistemi yerine, dünyevî gereksinmelerden kaynaklanan, dolayısıyla yeni gereksinmelere göre her zaman yine insanlar tarafından bilimsel veriler ve bilimsel ölçüler içinde değiştirilebilecek kanunlar yapmaya başlamıştır. Bunun için de Avrupa kanunlarını örnek almıştır. Kısa zamanda gerçekleştirmek istediği reformları bazen Avrupa kanunlarını Türkçe’ye çevirip iktibas etmek, bazen onlardan yararlanarak yeni kanunlar yapmak suretiyle gerçekleştirmiştir. Bu süreç, Cumhuriyetin ilânından sonra doruk noktasına ulaşmıştır. 19. yüzyılın ortalarında başlayan bu süreç, 1920’lerde bir hukuk devrimine dönüşmüştür.

Gerçekten 1926’dan itibaren bütün temel yasalar, Avrupa’dan model alınan yasalarla yeniden düzenlenmiştir. Bunların başında Türk Kanunu Medenîsi ve onun bir devamı niteliğindeki Borçlar Kanunu gelir. Bu iki kanun o zaman yine iki ayrı kanun hâlinde çıkarılan Kara Ticareti Kanunu ve Deniz Ticareti Kanunu ile tamamlanır. Ancak Kara Ticareti ve Deniz Ticareti Kanunları, sırasıyla 30 ve 27 yıl sonra 1956’da yerlerini Türk Ticaret Kanunu’na bırakır. Bu arada ceza hukukumuz da değişmiştir. Türk Ceza Kanunu, 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu’nun bir çevirisi olarak yürürlüğe konmuştur. Usul kanunlarımız yeniden düzenlenmiştir. Ceza ve Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunlarımız, sırasıyla Alman ve İsviçre Neuchatel Usul Kanunları örnek alınmak suretiyle; İcra ve İflâs Kanunu’muz, İsviçre İcra ve İflâs Kanunu örnek alınarak düzenlenmiştir.

Bütün bunlarla Türkiye, 1920’li yıllarda hukuk sistemini tamamıyla lâik temeller üzerine oturtmuştur. Aradan geçen zaman içinde bu temel kanunların bir bölümü, –örneğin Türk Ticaret Kanunu’nda olduğu gibi– tamamıyla yenilenmiş; bir bölümü ise, zaman zaman çeşitli konularda ortaya çıkan yeni gereksinmelerle sadece belirli maddeleri itibariyle değişikliğe uğramıştır. Şimdi 1926’dan bu yana 74 yıl ve onları izleyen kanunların kabul tarihlerine bakacak olursak 73, 72, 71, 70 veya 68 yıl olarak sıralayabileceğimiz bir süre içinde bu kanunlar, gerek içerdikleri hükümler, gerek dil itibariyle eskimiş bulunmaktadırlar.

Bu arada Türkiye birkaç kez Anayasa değişikliği yapmıştır. Bilindiği gibi Türkiye’de 1876 tarihli Kanunî Esasî, birkaç kez değişikliğe uğradıktan sonra Anadolu’da başlayan ulusal kurtuluş mücadelesiyle yerini 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na ve ondan sonra da 1924 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na bırakmıştır. 1961 Anayasası ise, 1924 Anayasası yerine yeni bir anlayışla yeni hükümler getirmiştir. 1961 Anayasası da, arada yapılan değişikliklerden sonra 12 Eylül 1980 müdahalesini izleyen dönemde yerini 1982 Anayasası’na bırakmıştır.

Anayasalar, tüm olarak yeniden yapıldıkları veya değiştirildikleri zaman genellikle bir bunalım sonucunda ortaya çıkarlar. Bir bunalım döneminin ürünü olarak ortaya çıkarlar. 1921 Anayasası, 1961 Anayasası, 1982 Anayasası kendi tarihimiz bakımından buna örnek olarak gösterilebilir. Ama anayasaların böyle bir bunalım olmadan da baştan aşağı yenilendiği durumlar da vardır. 1924 Anayasası buna örnek olarak gösterilebilir.

Türkiye’de anayasalar, özellikle 1961 ve 1982 Anayasaları ile ikisi arasındaki değişiklikler, hep bir önceki dönemde yaşanan bazı olaylara tepki olarak o olayların tekrar yaşanmaması kaygısı içerisinde konulan hükümlerle düzenlenmiştir. O nedenle zaman zaman özgürlükçü, zaman zaman ters yönde hükümlere yer verilmiştir. Bu gün 1982 Anayasası’nın çeşitli hükümleri itibariyle temel hak ve özgürlükleri aşırı ölçüde kısıtladığı, artık toplumda fazla tartışılmayan bir görüş hâlindedir. Bu anlayış içinde 1995 yılında Anayasa’da önemli değişiklikler yapılmıştır. Hâlen Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Anayasa’nın çeşitli maddelerinde değişiklik yapmayı amaçlayan bir çalışma devam etmektedir. Partilerarası Uyum Komisyonu bu konudaki önerileri değerlendirmektedir.

Anayasalar birer toplumsal sözleşmedir. O nedenle bu toplumsal sözleşmeler yapılırken de, değiştirilirken de geniş bir toplumsal uzlaşmanın sağlanması zorunludur. Öyle sanıyorum ki, 1982 Anayasası’nın yapılışından bu yana devam eden tartışmalar, hatta daha önceki Anayasa tartışmaları, şimdi Anayasa yeniden biçimlendirilirken değerlendirilecek ve 21. yüzyıl Türkiye’sine uygun bir Anayasa yapılacaktır. Bu konuda bazıları, Anayasa’nın baştan aşağı yeniden yazılmasını düşünebilirler; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bir Kurucu Meclis gibi çalışarak yeni bir Anayasa yapmasını daha uygun görebilirler. Bazıları ise, hukukun gelişmesinin sürekli bir evrim olduğunu dikkate alarak, böyle bir yöntem yerine sürekli olarak Anayasa’nın da çağın anlayışına ve ülkenin gereksinmelerine uygun yeni hükümlerle daha çağdaş, daha ileri bir Anayasa durumuna getirilmesini yeğleyebilirler. Ama her halde Anayasa’mızda artık daha fazla ertelenmemesi gereken değişikliklerin yapılması şarttır.

Kişisel olarak bunalım dönemleri dışında anayasaların dünyadaki gelişmelere, ülkedeki gelişmelere ayak uydurmak suretiyle sürekli olarak değiştirilebileceği, değiştirilmesi gerektiği düşüncesindeyiz. Ancak anayasalar, diğer kanunlardan farklı olarak ve anayasaların niteliğine uygun olarak ancak geniş uzlaşmalarla değiştirilebilir. Bizim Anayasamız bakımından da gerek Anayasa değişikliklerinin önerilmesi, gerek onların kabulü için öngörülen farklı usuller bunu açıkça ortaya koymaktadır. Şimdi bunlara uygun olarak Türkiye, mutlaka 1982 Anayasası’nın artık 21. yüzyılın başındaki ya da –daha uzun bir zaman dilimini göz önünde tutacak olursanız– 3. bin yılın başındaki Türkiye’nin gereksinmelerine uymayan, çağın anlayışına ters düşen hükümleri yerine, yeni ve ileri hükümler içeren anayasal düzenlemeler yapacaktır.

Anayasalar kadar önemli olan temel yasalar ise, bugünkü panel ve tartışmanın ana başlığı olan “Hayatımızın Yasalarını Tartışıyoruz” ifadesinde de açıklığa kavuştuğu gibi herkesi günlük yaşamında etkileyen yasalardır. Örneğin medenî kanunlar, insanın doğum öncesinden doğum sonrasına kadar bütün ilişkilerini düzenleyen, bütün hukuk ilişkilerini düzenleyen yasalardır. Nitekim sağ doğmak kaydıyla cenin dahi hak sahibidir. İnsanın iradesi, ölümünden sonra dahi hüküm ifade edebilmektedir veya insanın geride bıraktığı malvarlığı, ölümünden sonra dahi hukukî düzenlemelerin konusudur. Demek ki medenî kanunlar, öncesi ve sonrasıyla insan ömrünü dahi aşan bir zaman dilimini düzenliyor.

Ceza kanunları ise, suç işleyenler bakımından uygulama alanı bulur. Ama Ceza Kanunu da yine bütün toplumu ilgilendiren bir kanundur.

Bütün bu kanunların uygulanması ile ilgili usul kanunları, aynı biçimde yargı önünde herkesin tâbi olacağı kuralları gösterir.

Şu anda Türkiye’de 1920’lerde bir hukuk devrimi olarak gerçekleştirilen bütün temel yasaları bugünün gereksinmelerine uygun olarak yenilemek çabası içindeyiz. Aslında bu çabalar, bu temel yasaların kabulünden çok kısa bir süre sonra başlamıştır. Nitekim Türk Medenî Kanunu ile ilgili yenileme çalışmaları, ta 1950’lerden itibaren çeşitli komisyonların gündeminde yer almıştır.

Bugünkü Türk Medenî Kanunu Tasarısı’na gelinceye kadar en azından üç öntasarı veya tasarı hazırlanmıştır. Rahmetli Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, rahmetli Prof. Dr. Kemal Oğuzman’ın raportörlüklerini ya da başkanlıklarını yaptıkları komisyonların hazırladıkları öntasarılar bugünkü çalışmalara temel oluşturmuştur. Bugün de Prof. Dr. Ahmet Kılıçoğlu ve Prof. Dr. Turgut Akıntürk’ün başkanlığını yaptığı komisyonca hazırlanan Türk Medenî Kanunu Tasarısı, önce 55. Hükümet zamanında, yani iki yıl önce ve daha sonra da 57. Hükümet zamanında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulmuştur.
Türk Medenî Kanunu’nun devamı niteliğindeki Borçlar Kanunu Tasarısı üzerinde Bakanlık Komisyonu çalışmaları devam etmektedir. Türk Ceza Kanunu Tasarısı, 55. Hükümet zamanında Meclis’e sunulmuş; ancak –Türk Medenî Kanunu Tasarısı gibi– milletvekili erken genel seçimi nedeniyle kadük olmuştur. Şimdi arada geçen zaman içinde yapılan eleştiriler de dikkate alınarak Türk Ceza Kanunu Tasarısı yeniden hazırlanmaktadır.

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu üzerindeki çalışmalar esas itibariyle tamamlanmıştır. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile birlikte idarî yargıda bölge idare mahkemeleriyle örneği verilen istinaf mahkemelerinin adlî yargıda bölge adliye mahkemeleri adıyla kurulmasına yönelik yeni hükümler getirilmektedir. Kanun yolları arasında temyizden önce istinaf yolu, paralel düzenlemelerle Ceza ve Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunlarında yer alacaktır. İcra ve İflâs Kanunu bu açıdan gözden geçirilmektedir. Türk Ticaret Kanunu 1956’da yenilenmekle birlikte; bütün dünyada yaşanan hızlı gelişmeler, onun da bütün olarak yenilenmesini zorunlu kılmaktadır. Adalet Bakanlığı’nca o konuda oluşturulan Komisyon da çalışmalarını sürdürmektedir.

Hâlen Adalet Bakanlığı’nda 12 komisyon, hem temel kanunlar, hem ikinci derecedeki ana kanunlar üzerindeki çalışmalarını sürdürmektedir. Bütün bunlarla 21. yüzyıl Türkiye’sine uygun bir hukuk sistemini yürürlüğe koymak istiyoruz.

Bu çeşit temel kanunlar hazırlanırken bunların toplumda tıpkı anayasalar gibi olabildiğince geniş bir katılımla tartışılmasında yarar vardır. Çünkü Türk Medenî Kanunu ya da Borçlar Kanunu gibi yasalar, herkesi her günkü yaşamında ilgilendirmektedir. O bakımdan olabildiğince çok insanın, olabildiğince çok kuruluşun onlarla ilgili görüşlerini ifade etmesi gerekir. Böylece bir yandan bilimsel veriler, bir yandan toplumun istekleri ve görüşleri bu yeni yasalarda yer alabilir.

Türk Medenî Kanunu Tasarısı, –biraz önce ifade ettiğim gibi– 50 yıla yakın bir çalışmanın ürünüdür ve bu konuda hazırlanan üçüncü tasarıdır. Tasarı, iki yıl önce Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulmuş; ancak milletvekili erken genel seçimi nedeniyle yasalaşmadan kadük olmuştur. Tasarı, arada geçen zaman içinde yapılan eleştiriler ışığında gözden geçirilerek 57. Hükümet döneminde Meclis’e yeniden sunulmuştur. Bu Tasarı ile Türk Medenî Kanunu’nun tamamının yenilenmesi amaçlanmaktadır. Bunu kısa bir zaman sonra Borçlar Kanunu Tasarısı izleyecektir.

Yeni Medenî Kanun Tasarısı 1030 maddeden oluşmaktadır. Kanun’un yürürlük ve uygulama şekliyle ilgili 25 maddelik ikinci bir Kanun Tasarısı da vardır. Bu Kanun Tasarıları, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu’nun oluşturduğu Alt Komisyon’dan geçmiştir. Her iki Tasarı da, Meclis’e sunulan şekliyle bazı maddelerdeki çok küçük düzeltmeler ya da ifade değişiklikleri dışında bir değişikliğe uğramaksızın Alt Komisyon’da kabul edilmiştir.

Yeni Türk Medenî Kanunu Tasarısı, Alt Komisyon’da madde madde tartışıldı; Adalet Komisyonu’nda da öyle tartışılacak. Tabiî, 1030 maddelik bir kanun tasarısını ve onun yürürlük ve uygulama şekli ile ilgili 25 maddelik tamamlayıcı bir kanun tasarısını Genel Kurulda diğer kanunlar gibi madde madde görüşecek olursanız bir yasama dönemini buna ayırmanız gerekir. Zaten bu çeşit tasarıların hem hacimli olması, hem bütünlüklerinin bozulmasına meydan verilmemesi düşüncesiyle daha önce de Türk Medenî Kanunu, Borçlar Kanunu, Türk Ticaret Kanunu, Türk Ceza Kanunu ve Usul Kanunları, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda bir bütün olarak görüşülmüştür. Başka ülkelerdeki uygulamalar da farklı değildir. O nedenle Tasarı’nın Adalet Komisyonu’nda olgunlaştırılması, yasama sürecinin en önemli noktasını oluşturmaktadır. Ondan sonra Genel Kurulda İçtüzüğün 91. maddesine göre Türk Medenî Kanunu Tasarısı ile onu tamamlayan Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun Tasarısı’nın bir bütün olarak görüşülmesi sağlanmaya çalışılacaktır. Ancak bugünkü İçtüzüğe göre bir kanun tasarısının temel kanun olarak kabul edilebilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisi Danışma Kurulu’nda temsil edilen bütün partilerin onu böyle kabul etmeleri gerekir. Dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde grubu bulunan bütün partilerin bu yoldaki desteği, Tasarı’nın bir bütün olarak görüşülmesi bakımından zorunludur. O bakımdan Türk Medenî Kanunu için Meclis’te grubu bulunan bütün partileri kapsayan bir geniş uzlaşmayı sağlamak durumundayız. Bu uzlaşmanın toplumsal temellere dayanmasını istiyoruz. O bakımdan bugünkü toplantı ve benzeri toplantılar, Tasarı’nın toplum içinde benimsenmesi ve desteklenmesi bakımından çok önemli ve yararlıdır.

Yeni Tasarı, yürürlükteki Türk Medenî Kanunu’nun sistematiğinde bir değişiklik yapmamıştır. Başlangıç hükümleri, Kişiler Hukuku, Aile Hukuku, Miras Hukuku ve Eşya Hukuku biçimindeki sistematik ana yapı korunmuştur. İçerik itibariyle de yeni Kanun Tasarısı, yürürlükteki Kanun’un devrimci özünü korumakta, hatta daha ileriye götürmektedir. 1926’da Türk Medenî Kanunu, kadın-erkek eşitliğini büyük ölçüde gerçekleştirmiştir. Yeni Kanun Tasarısı, aile hukukunda kadın ve erkek arasında tam bir eşitlik sağlamaktadır. Tasarı’nın hem bütünü itibariyle, hem içerdiği ayrı ayrı hükümler itibariyle değerlendirilmesinde yarar vardır.

Bu günkü toplantı ise, Tasarı ile ilgili iki konuyu tartışma konusu yapmaktadır. Bunlardan birisi düşünce özgürlüğü, diğeri örgütlenme özgürlüğüdür.

Esas itibariyle düşünce özgürlüğünün düzenlenmesi Türk Medenî Kanunu’nun konusu değildir. Ama örgütlenme özgürlüğü ile ilgili düzenlemeler, Türk Medenî Kanunu’nda geniş ölçüde yer almaktadır. Fakat Tasarı’da düşünce özgürlüğünü de ilgilendiren bazı hükümler bulunmaktadır. Bu, aslında kişilik haklarının korunması ile ilgili genel nitelikte bir düzenlemedir.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı, 24. maddeden söz ettiler. Tasarı’da bu, 25. madde olarak yer alıyor. Basını ilgilendiren yönü itibariyle bazı yayınların önlenmesi veya bazı yayınların sona erdirilmesi için tedbir alınması ve tazminat davaları konusu, basın özgürlüğü bakımından değerlendirilmesi gereken hükümlerdir.

Hepimiz, insan haklarını artık çağımızın en üstün değeri olarak kabul ediyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin değişmez nitelikleri arasında da insan haklarına saygılı olmak vardır. İnsan hakları herkes için geçerlidir. İnsan haklarına saldırı hiçbir kimse tarafından yapılmamalıdır; ne devlet tarafından, ne başka kişiler tarafından. Eğer kişilerin hakları ihlâl ediliyorsa, ihlâlle karşı karşıya kalan kişiler bakımından insan hakları çiğnenmektedir. Yürürlükteki Türk Medenî Kanunu’nun 24 ve 24/a maddeleri ile yeni Tasarının 24 ve 25. maddelerinde düzenleme konusu olan sorun şudur:

Kişisel haklarında saldırıya uğrayan kimse nasıl korunacaktır? Onun insan hakları, onun kişiliği nasıl korunacaktır? Öbür yandan bu saldırı, bazen bir düşünce özgürlüğünün ifadesi çerçevesinde gerçekleşebilir. Örneğin gazetedeki bir yazıyla, bir haberle, bir resimle veya radyo veya televizyondaki bir yayınla gerçekleşebilir. İşte burada hakların çatışmasını önlemek durumundayız. İnsan haklarını herkes için geçerli kılmak zorundayız. Eğer bir özgürlüğün kullanılması için başkalarının haklarının saldırıya uğramasını kabul edecek olursak, düşünce özgürlüğü amacı dışında kullanılmış olur. Hiçbir özgürlük, başka bir kimsenin özgürlüğünü ve hakkını ortadan kaldırmak için kullanılmamalıdır. O bakımdan biz, bütün bu düzenlemelerde bir dengeyi gözetmek durumundayız. Hem düşünce özgürlüğünü kullanmak isteyen, yazı yazmak isteyen, konuşmak isteyen, resim yapmak isteyen ya da düşüncesini başka herhangi bir biçimde bilimsel bir eserle, bir sanat eseri ile açıklamak isteyen herkese bu özgürlüğü tam olarak vermek durumundayız; hem bu özgürlük kullanılırken başkalarının saldırıya uğramamasını, kişilik haklarının saldırı konusu olmamasını sağlamak durumundayız.

İşte yürürlükteki Türk Medenî Kanunu’nun 24 ve 24/a maddeleri ile şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulunan Tasarı’nın 24 ve 25. maddeleri, bu dengeyi sağlamaya çalışmaktadır. Bu dengeyi sağlamak için hangi ölçüleri düşünebiliyorsanız onları lütfen açıkça ortaya koyunuz. Ama sadece “bir özgürlüğün kullanılması için diğerlerinin hak ve özgürlüklerinin hiçbir önemi yoktur” diyorsanız, sağlamak istediğimiz uzlaşmanın dışına çıkmış olursunuz. Temel hak ve özgürlükler, insan hak ve özgürlükleri herkes içindir; ama bu hak ve özgürlükler hiç kimse tarafından da saldırıya uğramamalıdır. Devlet, bu hak ve özgürlüklere saygı göstermelidir. Devlet, onların güvencesini sağlamalıdır. Ama hepimiz birbirimizin hak ve özgürlüklerine saygı göstermek durumundayız. İşte yürürlükteki Kanun’un 24 ve 24/a maddesi ile şimdiki Tasarı’nın 24 ve 25. maddelerinin konusu ve amacı budur. Şunu da eklemek isterim ki bu hükümler, Türkiye’nin icat ettiği hükümler değildir. Benzerleri, hiç kimsenin uygar ve özgürlükçü bir ülke olduğundan şüphe edemeyeceği İsviçre Medenî Kanunu’nda yer almaktadır.

Şimdi kişilik haklarında saldırıya uğrayan kimselere yürürlükteki Kanun ve yeni Kanun Tasarısı bazı haklar tanıyor. Gerçekten Tasarı’nın 25. maddesine göre davacının birtakım istemlerde bulunma hakkı var. Her şeyden önce 24. madde temel ilkeyi koyuyor. Buna göre hukuka aykırı olarak kişilik haklarına saldırılan kimse, hâkimden saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Evet, burada söz konusu olan hukuka aykırı bir saldırıya karşı korunmadır. Buna kimsenin itirazı olabilir mi? Kişilik hakları zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır. Burada oldukça geniş istisnalarla bir hukuka aykırılık tanımı yapılmakta ve hangi durumlarda örneğin düşünce açıklamasıyla ortaya çıkan bir saldırının hukuka aykırı sayılmayacağı gösterilmektedir.

Kişilik haklarında saldırıya uğrayan kimseye tanınan haklar, 25. maddede dava hakları olarak gösterilmektedir. Davacı, hâkimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir. Davacı bunlarla birlikte düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir. Ayrıca bu maddede maddî ve manevî tazminat hakları da düzenlenmiştir. Bu dengeyi sağlamak durumundayız. Temel insan hak ve özgürlüklerin, bu arada kişilik haklarının saldırıya uğramamasını sağlamak durumundayız.

Herkes düşüncesini serbestçe ifade edebilmelidir. Ama hiç kimse de kişilik haklarında saldırıya uğramamalıdır. Bunun istisnalarını Kanun göstermiştir. Bunun dışında başka bir görüş önerilirse, biz onu da değerlendirmeye hazırız. Ama “anlatım özgürlüğü, her ne pahasına olursa olsun, hiçbir kayıt ve koşula tabi olmaksızın, başkalarını da hedef alarak onların kişilik haklarını çiğneyerek de kullanılmalıdır” diyorsanız; o zaman aynı anlayışı paylaşmıyoruz. Bunu açıkça söylemek istiyorum. Çünkü eğer insan haklarına inanıyorsak;  bunların herkes için bir anlam ifade ettiğini, bu hakların herkes için korunması gerektiğini, herkesin haklarını bu bilinç içinde kullanması gerektiğini bilmek zorundayız.

Yürürlükteki Türk Medenî Kanunu gibi yeni Tasarı da örgütlenme hakkı ile ilgili düzenleyici hükümler getirmektedir. Bunlar, yeni Tasarı’da da tüzel kişilerle ilgili genel hükümler ve onun arkasından dernekler ve vakıflarla ilgili hükümler olarak konmuştur. Yeni genel hükümler, yürürlükteki Kanun’un genel hükümlerinden çok fazla ayrılmamaktadır. Ancak derneklerle ilgili hükümler, yürürlükteki Kanuna göre daha geniş bir biçimde düzenlenmiştir. Vakıflar da, Tasarı’da daha geniş bir düzenlemeye kavuşmuştur.
Günümüzde insanlar, bazen bir dernek çatısı altında bir araya gelerek ortak amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Yine günümüzde insanlar, bazen malvarlıklarının bir bölümünü belli amaçlara özgülemek suretiyle bazı amaçlara ulaşmak istemektedirler. Bunlar, kazanç paylaşmak dışındaki amaçlardır. Kazanç paylaşma ile ilgili örgütlenmeler ise, esas itibariyle ticaret ortaklıklarıdır. Onlar Türk Ticaret Kanunu’nda yer almaktadır. Deniz hukukunun donatma iştiraki de Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenmiş bulunmaktadır. Ortaklıkların en basit şekli olan adî şirket, Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiştir. Aile hukukunda bazı aile ortaklığı tipleri düzenlenmiş bulunmaktadır.

Genel olarak tüzel kişilerle dernekler ve vakıflara ilişkin hükümler, Türk Medenî Kanunu Tasarısında bulunmaktadır. Bu hükümler Anayasa’nın dernek kurma özgürlüğü ile ilgili hükümleri doğrultusunda hazırlanmıştır. Anayasa’da dernek kurma özgürlüğüne ilişkin hükümlerin vakıflar hakkında da geçerli olduğu ifade edilmiştir. Dolayısıyla derneklerle vakıflar, temelde aynı doğrultuda hükümlerle düzenlenmiştir. Ne var ki dernekler ve vakıflar farklı kurumlardır. Dernekler, ortak bir amaç çevresinde birleşmiş olan insan toplulukları; vakıflar ise belli bir amaca özgülenmiş malvarlığı topluluklarıdır. Bu özelliklerinden kaynaklanan farklar dışında dernekler ve vakıflar, temelde aynı anlayışla düzenlenmiştir.
Bugünün insanı birçok konudaki çabasını, birçok amacını bu örgütler aracılığıyla, bu örgütler içinde gerçekleştirmektedir. Sivil toplum örgütleri denilen ya da hükümet dışı örgütler denilen topluluklar, bugün dünyanın her tarafında büyük bir etkinlik göstermektedirler. Bunlar, toplumu, toplumun çeşitli kesitlerini temsil eden, toplumun çeşitli gereksinmelerini ve sorunlarını dile getiren, onlara çözüm arayan örgütler olarak günümüzde önemli görevler yapmaktadırlar. O bakımdan sivil toplum örgütlerine en geniş özgürlüğün tanınması şarttır. Nitekim bu örgütlerin kurulmasında ve çalışmasında kısıtlayıcı hükümler yoktur. Ama bazı nedenler dolayısıyla faaliyetten alıkonulmaları, –yine yürürlükteki kanunlarda olduğu gibi– bu Tasarı’da da düzenlenmiştir. Anayasa’da da zaten bu yönde hükümler vardır. Daha kuruluşundan itibaren yasalara ya da genel ahlâka aykırı dernek veya vakıfların ya da genel olarak tüzel kişilerin kurulması önlenmiştir.

Bütün bu konular, bu günkü toplantıda çok değerli bilim adamları tarafından ele alınacaktır. Biz, bundan sonraki çalışmalarda da burada ortaya konulacak görüşlerden ve önerilerden yararlanacağız.

İki yıl önce Adalet Bakanlığı’nca Türk Medenî Tasarısı tamamlanıp üniversitelere, yargı organlarına, barolara, Türkiye Noterler Birliğine ve bütün ilgili kuruluşlara gönderilerek görüşleri istenmiştir. O zaman görüşü istenen 54 kuruluştan sadece 29’u cevap vermiştir. Yani % 50’ye yakın bir eksik ilgi. Ümit ediyorum ki bu çeşit toplantılar, bu eksik ilgiyi tamamlayacaktır. Türk Medenî Kanunu, Türk Ceza Kanunu Tasarıları gibi temel kanunların toplumda geniş bir ilgiyle tartışılmasında büyük yarar görüyorum. Kendilerine görüş bildirme fırsatı verildiği halde görüş bildirmeyenlerin sonradan bu konuda öne sürecekleri görüşler ancak gecikmiş görüşler olabilir. O nedenle şimdi Meclis’in önünde bulunan Türk Medenî Kanunu Tasarısı üzerinde herkesin düşüncesini açıkça ve eleştirilen hükümler yerine önerileriyle ortaya koymasında yarar görüyorum. Bu çerçeve içinde toplantının son derece yararlı olacağına inanıyorum.

Toplantıyı düzenleyen Açık Sayfa Aktüel Hukuk Dergisi ile Düşünce Özgürlüğü Savunucuları’na içtenlikle teşekkür ediyorum. Toplantıya katılan konuklara ve toplantıyı izleyen değerli basın mensuplarına teşekkür ediyorum. Hepinizi saygıyla, sevgiyle selâmlıyorum.