Etkinlikler
Bakan Konuşmaları
Açıklamalar
Röportajlar
Televizyon Haberleri
Gazete Haberleri
Fotoğraf Albümü
Bilgi Notları
İstatistikler
Bilgi Edinme Başvuruları
Bakanlık Birimleri
Müşavirliğimiz
Linkler
İletişim
 
Ankara Barosu Tarafından Düzenlenen "Demokratik Yönetim İçin İdarî Usul Yasası"
Konulu Açık Tartışma

 

Sayın Danıştay Başkanı, Sayın Milletvekilleri, Türkiye Barolar Birliği’nin Sayın Başkanı, Sayın Hâkim ve Cumhuriyet Savcıları, Sayın Avukatlar, Avukat Stajyerleri, Değerli Basın Mensupları,

5 Nisan, Avukatlar günü... Bu günü şimdiden kutluyorum. Ankara Barosu, 5 Nisan Avukatlar Günü dolayısıyla birkaç gün sürecek bir etkinlikler dizisi düzenlemiştir. Konular, ülkemizdeki genel hukukî sorunlar ve meslekle ilgili sorunlardır. Ankara Barosu’nu böyle bir etkinlikler dizisi düzenlemiş olmasından  dolayı da ayrıca kutluyorum.

Bu gün biraz sonra değerli bilim adamlarımızın ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde gurubu bulunan siyasî partilerimizin temsilcilerinin katılımıyla “Demokratik Yönetim İçin İdarî Usul Yasası” konusu tartışılacaktır.

Bilindiği gibi, zaten bir İdarî Yargılama Usulü Kanunu’muz vardır. Bu Kanun, bir yandan idarî işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat unsurları itibariyle menfaatleri ihlâl edilenler tarafından açılacak iptal davalarını, öbür yandan idarî eylem ve işlemler dolayısıyla zarar görenlerin açacakları tam yargı davalarını  düzenlemektedir.

Böyle bir Kanun varken, bir de İdarî Usul Kanunu’nun anlamı nedir? Türkiye, –Anayasa’mızın 2. maddesinde tanımlandığı gibi– insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik, sosyal bir hukuk devletidir. Bu ilkelerin tam olarak gerçekleştirilmesi, Cumhuriyetin hiçbir şekilde değiştirilemez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez niteliklerinin uygulamaya geçirilmesi, Devletin bütün organlarının görevidir. Yasama, yürütme, yargı bunları gerçekleştirmekle yükümlüdür. Yürütme, yasama organının yaptığı kanunları uygulamakla; yargı ise, gerek kişiler arasında, gerek kişilerle idare arasında doğan uyuşmazlıkları çözmekle yükümlüdür.

Hukuk devletinde her şey, belirli kurallar içinde  yürür. İdarenin her türlü eylem ve işlemi de belirli kurallar, belirli şekiller çerçevesinde yerine getirilir. Gerek merkezden yönetim, gerek yerinden yönetim birimleri bu kurallara uymak zorundadır. Çeşitli  kanunlarımızda idare birimlerinin yetkileri ve görevleri, bunları hangi şekiller içinde kullanacakları ve yapacakları belirtilmiştir. Yapılan hizmetlerin amacı, halkın ihtiyaçlarını gereği gibi karşılamak ve ülkenin gelişmesini, kalkınmasını, ilerlemesini sağlamaktır. İdare,  bu işleri yaparken hukuk kuralları içinde, yargı denetimine tâbi  işlemler yapmaktadır. İşte bu işlemlerin bir demokratik rejim içinde hangi şekilde yapılacağı, hangi kurallara uyulması gerektiği idarî  usullerin konusudur. Bu usuller, çeşitli kanunlarımızda dağınık bir biçimde düzenlenmiştir.

Demokratik rejimin ayrılmaz unsurlarından biri, vatandaşların yönetime katılması, vatandaşların idarenin her türlü eylem ve işlemi hakkında bilgi sahibi olabilmesidir. İdare ise, bütün işlem ve eylemleri dolayısıyla gerekli açıklamaları yapmak durumundadır. Ayrıca bu işlemlerin ilgili olduğu kişiler, bunlardan dolayı hakları ihlâl edilecek olursa veya bir zarara uğrayacak olurlarsa yargıya başvurma olanağına sahiptirler. Anayasa’mıza göre idarenin her türlü eylem ve işlemi yargı denetimine tâbidir.

İdarenin  görevlerini daha iyi yapabilmesi, daha verimli çalışabilmesi için birtakım ortak kurallar konabilir; vatandaşın idarî eylem ve işlemler hakkında doğru bilgiye ulaşabilmesi için hangi kanallardan yararlanabileceği, hangi yollara başvurabileceği, birtakım ortak kurallarla  düzenlenebilir. Bu, zaten çeşitli kanunlarda belirli ölçülerde vardır. Ama bunları genel bir çerçeve içinde toplamak, idarenin daha verimli, daha basit, herkesçe kolay anlaşılabilir kurallar çerçevesinde etkili hareket etmesini sağlayabilir. O bakımdan 8. Beş Yıllık Kalkınma Plânı’nda bir İdarî Usul Kanunu ve bir İdarî Başvurma Kanunu çıkarılacağı öngörülmüştür. Gerçekten 8. Beş Yıllık Kalkınma Plânı’na göre, “Yurttaşların bilgi edinme, hak arama usul ve esasları ile idarenin tazmin sorumluğu ve yasalardaki yönetsel işlemlerde görev, yetki, zamanaşımı, zamanaşımının kesilmesi gibi boşlukların da doldurulması hususlarının düzenlenmesi amacıyla genel  nitelikli İdarî Usul Kanunu ve İdarî Başvuru Kanunu çıkarılacaktır.”

Bu konuda daha önce Başbakanlık’ta Sayın Prof.Dr.Zehra Odyakmaz’ın başkanlığında kurulan bir komisyonca bir kanun taslağı hazırlanmıştı. Ancak bu taslak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne kadar gelmedi; olduğu yerde kaldı. Bunun tamamlanması gerekiyor. Adalet Bakanlığı olarak biz, –daha önce de ifade  ettiğim gibi– bu konuda üzerimize düşeni yapmaya hazırız.

Bu arada Anayasa’mızda geçen yıl yapılan değişiklikler arasında böyle bir İdarî Usul Kanunu’nun hazırlanmasında göz önünde bulundurulacak temel  ilkelerden biri de Anayasa’ya girmiştir. Gerçekten 3 Ekim 2001 tarih ve 4709 sayılı Kanun’la Anayasa’nın 40. maddesine ikinci fıkra olarak eklenen düzenlemeye göre, “Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.” Tabiî, bu hükmün uygulanması burada okunduğu kadar kolay değildir. Hangi işlemlerden dolayı bunu yapacaksınız? Her işlemle ilgili bildirimin altına bu işleme karşı hangi kanun yollarına, hangi süreler içinde başvurulacağını yazmak durumunda mısınız? Yoksa bunu belirli konularla mı sınırlamak gerekir? Bunların böyle bir İdarî Usul Kanunu çalışmasında çok iyi değerlendirilmesi gerekiyor. Ama bu hükümde önemli bir ilke var. O da kişilerin idarî eylem ve işlemlerden dolayı haklarının ihlâl edilmemesi ve zarar görmemeleri için başvuracakları kanun yolları konusunda idare tarafından aydınlatılmalarıdır. Bu ilkenin amacına en uygun biçimde yaşama geçirilmesi gerekir.

Ülkemizde idarî eylem ve işlemlerden dolayı idarî yargı yoluna başvurulması olanağı vardır. Fakat idarî yargının yetkisi, idarî eylem  ve işlemlerin hukuka uygunluğunu denetlemekle sınırlıdır. Yapılan işlemin insan hakları açısından değerlendirilmesi, hakkaniyet açısından incelenmesi, yerindelik açısından değerlendirilmesi bu çerçeve içinde mümkün değildir.

O bakımdan çeşitli ülkelerde idarî yargı yanında kişilerin idareyle olan sorunlarını çözmekte yardımcı başka bir yol açılmıştır. Bu tarihî bakımdan bilim adamlarınca köklerinin Türkiye’de olduğu belirtilen ve “ombudsman” olarak bilinen kamu denetçiliği kurumudur.

Bu konuda biz, Adalet Bakanlığı olarak  benim insan haklarından sorumlu Devlet Bakanlığımdan itibaren yapılan  üç yıllık bir çalışmayı değerlendirerek, bir kanun tasarısı hazırladık. Ne yazık ki  bu Tasarı, bir buçuk yıldan beri Adalet ve Plân ve Bütçe Komisyonlarının gündemlerinde beklemektedir. Kamu denetçiliği kurumuna seçilecek olan başdenetçi ve diğer denetçilerin seçiminin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yapılması, yeni bir kurum kurulması, bazı yeni kadroların ihdas edilmesi gibi çeşitli gerekçelerle Tasarı eleştirilmiştir. Oysa dünyanın birçok ülkesinde kamu denetçileri, parlamentolar tarafından seçilirler ve  parlamentolar adına görev yaparlar. Dolayısıyla bizde de kamu başdenetçisi veya diğer denetçilerin parlamento tarafından seçilmesi ve parlamento adına görev yapmaları gerekir. Ayrıca her yeni kurum zorunlu olarak birtakım kadroları gerektirir. Devletin küçültülmesi, devletin ekonomik faaliyetlerden çekilmesi anlamındadır. Yoksa kamu hizmetlerinin daha iyi biçimde görülmesi için uyuşmazlıkların yalnız hukuka uygunluk açısından değil, aynı zamanda insan hakları, hakkaniyet, yerindelik açılarından da değerlendirilebilmesi ve kişilerle idare arasındaki uyuşmazlıklarda  her iki tarafı da buluşturabilecek çözümler bulunabilmesi, bir hukuk devletinde kişilerin yargı yolu yanında   yararlanabileceği alternatif hukuk yolları olarak düzenlenebilmelidir. Nitekim bugün dünyada yüze yakın ülkede “ombudsman” kurumu düzenlenmiş bulunmaktadır. O nedenle bu konunun bizde de mutlaka en kısa zamanda sonuçlandırılması ve kamu denetçiliği kurumunun kurulması gerekir. Kaldı ki gerek 7. Beş Yıllık Kalkınma Plânı’nda, gerek 8. Beş Yıllık Kalkınma Plânı’nda bu kurumun kurulması öngörülmüştür.

21. yasama dönemi, yargıyla ilgili çeşitli kanunlarımızda, bu arada idarî yargıyla ilgili kanunlarımızda önemli sayılabilecek değişikliklerin yapıldığı bir dönem olmuştur. Ama çalışmalar bununla bitmiyor. Çünkü başka çalışmalarımız var. Usul kanunlarımızda değişiklik çalışmalarımız sonuçlanmak üzeredir. Gerek adlî yargıda, gerek idarî yargıda istinaf kademesi olarak bölge adliye mahkemelerini ve idarî yargıda zaten var olan bölge idare mahkemelerini bir istinaf mahkemesi olarak kurmak ya da güçlendirmek istiyoruz. Bütün bunlarla hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı daha iyi bir biçimde gerçekleştirilecektir.

21. yasama dönemi, ayrıca avukatlık mesleğinin güçlendirilmesi bakımından da önemli bir dönem oldu. Avukatlık Kanunu’nda yapılan değişikliklerle uzun yıllar üzerinde tartışılan bazı konular bu dönemde bir çözüme kavuşturulmuştur. Savunma mesleği, “yargının kurucu unsuru” olarak nitelendirilmiştir. Avukatlarımıza bilgi ve belge toplama yetkisi verilmiş, uzlaşmaya gitme olanağı sağlanmıştır. Avukatlık mesleğinin güçlendirilmesi için avukatlık stajı düzenlenmiştir. Avukat büroları yanında avukat ortaklıkları küreselleşen bir dünyada, Avrupa Birliği ile bütünleşmek isteyen bir Türkiye’de mesleğin bu boyutlara uyum sağlayabileceği şekilde düzenlenmiştir. Çünkü önümüzde yalnız ülke içinde değil, aynı zamanda başka ülkelerle de karşı karşıya geleceğimiz bir yarış söz konusudur.

Öte yandan yeni Kanun’da barolar ve Türkiye Barolar Birliği güçlendirilmiştir. Barolarımıza yeni gelir kaynakları sağlanmıştır. Bütün bunlar, 21. yasama döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bütün partilerimizin desteğiyle gerçekleştirilmiştir.

Zaman zaman yaptığımız bazı düzenlemeler eleştiri konusu olmaktadır. Eğer Türkiye Barolar Birliği Başkanı konuya değinmeseydi ben bu konuyu açmayacaktım; ama Sayın Başkan gerekli gördüğüne göre benim de açıklamada bulunma zorunluğum doğmaktadır.

Cezaevlerinde yaşanan olayları biliyorsunuz. Cezaevlerinin nereden nereye geldiğini biliyorsunuz. Cezaevleri daha önce Devletin ciddî olarak giremediği, infaz ve koruma memurlarının ciddî anlamda sayım dahi yapamadığı bir dönemden şimdi sanat eserlerinin sergilendiği, tiyatro temsillerinin verildiği kurumlar hâline gelmiştir. Bu gelişme uyguladığımız tedbirlerin sonucudur. Bunu sağlamak, cezaevlerinin güvenliğini sağlamak hepimizin yararınadır; hepimizin görevidir. Bu konuda bazı kontrollere tabi olmak hiç kimseyi incitmemelidir. Hiç kimseyi rencide etmemelidir. Severek bu kontrolleri kabul etmek durumundayız. Bu konuda herkes görevlilere yardımcı olmalıdır.

Son olarak Adalet Bakanlığı’nın baroların adliye binalarında ve adliye saraylarında yararlandıkları mekânların elektrik ve su giderlerine katılması yolundaki genelgemize gelince; bilindiği gibi, Türkiye’de maalesef Adalet Bakanlığı, genel bütçeden en az pay alan bakanlıklar arasındadır. 1930’larda Adalet Bakanlığı’na genel bütçeden ayrılan pay % 4’e kadar çıkmıştı. Bu, 1960’a kadar % 3’ler düzeyinde seyretmiştir. Ondan sonra % 2 ile 1 arasında seyreden bu oran, 1990’lardan itibaren %1’in altına düşmüştür. Son yıllarda ise artık binde olarak ifade edilen bir oranda seyretmektedir. 2002 yılı bütçesinde de Adalet Bakanlığı’nın payı ‰ 8’dir. Öte yandan sürekli olarak tasarruf genelgeleri ile kamu giderlerinin her alanda azaltılmasına çalışılmaktadır. Biz, devlet hayatında savurganlığı hiçbir zaman kabul edemeyiz. Tasarrufu  sağlamak durumundayız. Zorunlu olan işlerde ise tasarruf elbette kabul edilemez.

Şimdi barolarımızdan istenen, sadece aydınlatma, günlük ihtiyaçlar için kullanılan su giderleri değildir. Barolarımızda sadece aydınlatmayla yetinilmemekte, orada görülen işlerin gereği olarak örneğin bilgisayar ve fotokopi makineleri kullanılmakta, fotokopiler çekilmekte, bunun karşılığında ücret alınmakta, hatta bazı barolarımızda bu işleri yapmak görevi üçüncü kişilere devredilmekte, klimalar kullanılabilmekte; bütün bunların faturası Adalet Bakanlığı’na çıkmaktadır. Elektrik kullanımı bazen çok yüklü faturalar getirmektedir. Bizim burada istediğimiz, sadece barolarımızın bu yüke katılmalarıdır. Barolarımız ayrı tüzel kişilerdir. Savunmanın, yargının kurucu unsuru olduğuna hiç kimsenin itirazı yok. Ama bu yükü beraber taşıyacağız. Avukatlık Kanunu’nda yapılan son değişiklikle barolarımıza  yeni gelir kaynakları sağlanmıştır. Adalet Bakanlığı’nın bu yükü tek başına taşıması nereye kadar mümkündür? Bunu herkesin kendi kendisine sorması gerekir.

Biz, her zaman Adalet Bakanlığı’nın, genel olarak yargının bütçedeki payının arttırılmasına çalışıyoruz. Her bütçe kanunu tasarısının imzalanması, Meclis’e sevk edilmesi, şüphesiz benden önceki bakanlar gibi benim için de çok önemli bir sıkıntı dönemi olmaktadır. Türkiye, kıt olanaklarını en iyi şekilde değerlendirmek istiyor. Daha bu gün Adalet Bakanlığı’nın önümüzdeki bütçe yılında genel bütçeden alacağı payın artırılması için Başbakanlık, Maliye Bakanlığı ve Devlet Plânlama Teşkilâtı’na  gönderdiğimiz bir yazıyı imzaladım.

Biz, cezaevlerimizde dahi hükümlü ve tutuklulardan kullandıkları televizyon veya ısıtıcıların elektrik bedelini aldığımız bir dönemde barolardan adliye binaları veya adliye saraylarında kendilerine ayrılan bölümlerde kullandıkları elektrik ve suyun bedelini istememizi yadırgamayınız. Bu, belki hepimizin tasarruflu  hareket etmesini sağlayacaktır. Bunun barolar için bir yük olacağını da düşünmüyorum. Ama bütün bu giderleri Adalet Bakanlığı’nın sırtına yüklediğiniz zaman bu, zaten kıt olan olanaklar içinde bizim diğer hizmetlerimizi, sizin yararlanmanız için yapacağımız diğer hizmetleri aksatan bir etki yapmaktadır.

Bakınız biz, Ulusal Yargı Ağı Projesi’ni uygulamaya koyduk. Bu yıl sonunda on ilimiz, bu Projenin kapsamına girecektir. 2004 yılı sonunda bütün mahkemelerimiz, kendi aralarında ve yüksek mahkemelerle bilgisayar ortamında bağlantılı hale gelecektir.  Gerek ilk derece mahkemeleri arasında, gerek ilk derece ve kurulacak olan bölge adliye ve var olan bölge idare mahkemeleri ile yüksek mahkemeler arasındaki bilgi ve belge akışı sür’atlenecektir. Avukatlarımız bu sisteme girebileceklerdir. Bu sistemde bir bilgi bankası olacaktır. Yine bu sistemde avukatlarımız, dilekçelerini çıkaracağımız Elektronik İmza Kanunu da yürürlüğe girdikten sonra çok kolaylıkla yargı mercilerine sunabileceklerdir. Bütün bunları yapabilmemiz için kıt olanaklarımızı en iyi şekilde değerlendirmek durumundayız. O nedenle biz, barolarımızın bu davranışımızı anlayışla karşılamalarını ve bize  yardımcı olmalarını bekliyoruz.

Tekrar asıl konumuza dönecek olursak, İdarî Usul Kanunu Türkiye’de idarî  işlemlerin daha kolay anlaşılır, saydam devlet, saydam yönetim anlayışına daha uygun bir şekilde yürütülmesini sağlayacaktır. Bu, onların denetimini de kolaylaştıracaktır. Burada duvarlara asılan panolarda yazılı olduğu gibi, “gün ışığında yönetim”, bu anlayışı en iyi şekilde ifade etmektedir. Yalnız eski bir hocanız olarak şunu söyleyeyim ki, sağdaki panoda “gün ışıgında”, soldaki panoda “gün ışığında” yazılmış. Herhalde çok fazla aydınlık olduğu için sağdaki panodaki yumuşak “g”nin işareti gitmiştir. Bu pano, şekil noksanlığı nedeniyle iptal konusu olabilir. O nedenle bu konuya da dikkatinizi çekmek isterim. Daha dikkatli olalım, her konuda kurallara tam  uyalım, imlâ kurallarına da uyalım.

Hepinizi saygıyla selâmlıyorum.