Sayın Rektörüm, Sayın Müsteşar, Sayın Genel Müdürler, Sayın Cumhuriyet Başsavcısı, Değerli Hâkim ve Cumhuriyet Savcıları, Güvenlik Güçlerimizin Değerli Mensupları, Değerli Adlî Tıp Uzmanları ve Hekimler,
Adlî Tıp Kurumu’nun 12. Yurtiçi Bölge Seminerini bu gün Ankara Üniversitesi’nin işbirliğiyle bu tarihî salonda gerçekleştiriyoruz. 23-24 Kasım 2000 günü Trabzon’da başlayan yurtiçi bölge seminerleri dizisi, bu gün Ankara’da sona ermektedir. Bu süre içinde adlî tıpla ilgili özel konulu başka seminerler de düzenlenmiştir. Ayrıca Kütahya Cumhuriyet Başsavcılığımız tarafından bölge seminerlerine benzeyen bir seminer de bu ilimiz için düzenlenmiştir.
Bu seminerlerin amacı, adlî tıbbın güncel sorunlarını ve bu bilim dalının yeni yöntemlerini onları adalet hizmetinde kullanacak olanlarla paylaşmaktır. Bu seminerlerde konunun her yönüyle ilgilileri bir araya gelmekte ve adlî tıbbın bugün karşı karşıya bulunduğu, çözüm getirmek durumunda olduğu sorunları, aydınlatmak zorunda olduğu konuları hangi çağdaş yöntemlerle açıklığa kavuşturacağını birlikte tartışmaktadır. Bu, Adlî Tıp Kurumu’nun son iki yıl içinde yurt ölçeğinde gerçekleştirdiği büyük bir atılımın bir parçasıdır.
Adlî tıp, –biraz önce Sayın Rektörümüzün de ifade ettiği gibi– hukuk ve tıbbın ortak alanıdır. Hukuk ve tıp bilimlerinin belli bir amaca yönelik olarak birlikte çalıştıkları, ama her ikisinin işbirliğinden yeni bir bilim alanının ortaya çıktığı bir bilim dalıdır. Adlî tıp, tedavi eden bir bilim dalı değil, çeşitli olayları aydınlatan ve mahkemelerin karar vermesine yardımcı olan bir bilim dalıdır. Çünkü adlî tıbbın ortaya koyacağı verilerle örneğin bir cinayetin nasıl ve kim tarafından işlendiği aydınlığa kavuşturulabilir. Sadece ceza hukuku alanında değil, aynı zamanda özel hukuk alanında da adlî tıbbın ortaya koyacağı verilerden yararlanıyoruz. Hukukî ehliyet konularında, babalık davalarında, adlî tıbbın ortaya koyacağı görüş büyük önem taşımaktadır.
Adlî tıbbın önemi, ülkemizde öteden beri kabul edilmiştir. Nitekim 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulduktan sonra aradan henüz altı ay geçmeden Yüce Meclis’in ilk çıkardığı kanunlardan biri, 10 Ekim 1920 tarih ve 38 sayılı Tababet-i Adliye Kanunu’dur. Demek ki, henüz cephelerde savaş başlamadan adlî tıpla ilgili bir kanun çıkarma gereği daha o zaman görülmüştür.
Bugün de adlî tıpla ilgili olarak çeşitli kanunlarımızda hükümler vardır. Şüphesiz bunların en önemlisi Adlî Tıp Kurumu Kanunu’dur. 2659 sayılı Adlî Tıp Kurumu Kanunu 1982 yılında çıkarılmıştır. Bu Kanun’la kurulan Adlî Tıp Kurumu Adalet Bakanlığı’na bağlı bir kuruluştur. Kurumun görevi, mahkemeler, hâkimler ve Cumhuriyet savcılıklarınca sorulan adlî tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik görüş bildirmektir. Dolayısıyla Adlî Tıp Kurumu, alanında resmî bilirkişi durumundadır. Usul kanunlarımıza göre resmî bilirkişi bulunan alanlarda öncelikle resmî bilirkişiye başvurmak gerekir. Fakat Adlî Tıp Kurumu, bu alanda görevli tek kuruluş değildir. Onun yanında üniversitelerimiz de, adlî tıp konularında bilimsel ve teknik görüş bildirirler. Sağlık Bakanlığı’nın hastaneleri ve hekimlerimiz de gerektiğinde adlî tıp konularında görüş bildirirler. Böylece adlî tıp çalışmaları, ülkemizde başta Adlî Tıp Kurumu olmak üzere üniversitelerimizi, Sağlık Bakanlığı’nın hastanelerini ve hekimlerimizi kucaklayan geniş bir hizmet ağıdır. Bu hizmetin en iyi biçimde görülmesi gerekir. Çünkü bu hizmet ne kadar iyi yapılırsa, çağdaş bilim ve teknoloji yöntemleri ne kadar kullanılırsa, adlî tıp konularında ihtiyaç duyulan bilimsel ve teknik görüşler de o kadar isabetli olur.
Şüphesiz her bilirkişi görüşü gibi adlî tıp konularındaki bilirkişi görüşleri de mahkemeler için bağlayıcı değildir. Ancak mahkemelerin karar verebilmeleri, Cumhuriyet savcılıklarının hazırlık soruşturmalarını gerektiği gibi yürütebilmeleri için Adlî Tıp Kurumu ve adlî tıp alanında çalışan diğer kurumlar vazgeçilmez bir unsurdur. Onlar olmadıkça birçok adlî olayın aydınlanmasına olanak bulunmaz. O nedenledir ki özellikle Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, adlî tıpla ilgili çeşitli işlemlerin nasıl yapılacağını ayrıntılı olarak düzenlemiştir. Örneğin otopsinin nasıl yapılacağı, otopside kimlerin bulunacağı, çocuk ölümlerinde nasıl hareket edileceği, zehirlenme durumunda hangi işlemlerin yapılacağı, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda ayrıntılı olarak gösterilmiştir. Yeni Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Tasarısı’nda da bu konular ayrıntılı bir biçimde ele alınmaktadır.
Bu arada çağdaş bilimin verilerinden yararlanmak üzere yeni yöntemler de yeni Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Tasarısı’nda göz önünde bulundurulmuştur. Örneğin genetik moleküler incelemelerle ilgili hükümler getirilmektedir. Böylece hukukta adlî tıp alanındaki ya da genel olarak bilim ve teknolojideki gelişmeleri uygulamayı bu konudaki hükümlerle olanaklı kılmaktadır.
Değişen bir dünyada mutlaka bilimsel ve teknolojik yöntemlerin de değişmesi gerekir. Çağdaş bilimin bütün verilerinin, çağdaş teknolojinin bütün yöntemlerinin uygulamaya aktarılması gerekir. Çağımız çok hızlı bir değişim çağıdır. Tarih, hiçbir zaman bu kadar hızlı bir değişime tanıklık etmemiştir. Bilim ve teknolojide her gün yeni bilgiler, yeni yöntemler bir gün öncekileri eskitmektedir.
Türkiye’de de adlî tıp alanında çağdaş bilimin en son yeniliklerini, çağdaş teknolojinin en son yeniliklerini uygulamak durumundayız. Bu alanda çalışan bütün kuruluşların aynı olanaklara sahip olması gerekir. Adlî Tıp Kurumu’nun aynı alanda çalışan diğer kurumların sahip olduğu bütün olanaklara sahip olması gerekir. Bu kurumların çağdaş bilimin en son verilerini, çağdaş teknolojinin en son yeniliklerini kullanabilecek durumda ve birbiriyle yarışabilecek konumda olması gerekir. Ancak bu şekilde adlî tıp alanında da ülkemizin ihtiyacı olan ilerlemeyi, yenileşmeyi sağlayabiliriz.
Bu bakımdan Adlî Tıp Kurumu Kanunu’nu günün ihtiyaçlarına göre değiştirmek zorundayız. Hazırlamış olduğumuz Kanun Tasarısı bir süreden beri Bakanlar Kurulu’nda beklemektedir. Bu Tasarı’nın en kısa zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulması gerekir. Çünkü 8. Beş Yıllık Kalkınma Plânı’nda Türkiye’de adlî tıbbın da çağın gereklerine uygun olarak yeniden düzenlenmesi ve Adlî Tıp Kurumu Kanunu’nun yeniden ele alınması öngörülmüş bulunmaktadır. Böylece Adlî Tıp Kurumu Kanunu’nun günün ihtiyaçlarına göre değiştirilmesi, aynı zamanda 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın da bir gereğidir. Bu Tasarı’nın en kısa zamanda yasalaşmasında yarar vardır. Bu Tasarı yasalaştığı zaman, Adlî Tıp Kurumu görevlerini diğer kurumlarla yarışabilecek biçimde yerine getirebileceği bir konuma gelecektir.
Benim insan haklarından sorumlu Devlet Bakanlığım döneminde İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulunca Adlî Tıp Kurumu’nun yurt ölçeğinde örgütlenmesi, bu arada Adlî Tıp Kurumu grup başkanlıklarının en az 25 ilimizde kurulması, şube müdürlüklerinin yaygınlaştırılması kararlaştırılmıştı. Tabiî, bütün bunların yapılabilmesi için gerekli kadroların da verilmesi şarttır. Bu yapıldığı takdirde adlî tıpla ilgili olaylar, mahkemelerin, hâkimlerin, Cumhuriyet savcılarının adlî tıpla ilgili konularda soracağı sorular, olaya ve kişiye en yakın yerde ele alınabilir. Aksi takdirde İstanbul ve Ankara’da adlî tıpla ilgili dosyalar bir yığın oluşturur. Son iki yılda yıllardan beri biriken dosyaların sayısının azaltılması yolunda büyük adımlar atılmıştır. Hemen hemen bir yıl içinde gelen bütün dosyalar, o yıl içinde sonuçlandırılabilir duruma gelmiştir. Ama önemli olan hizmetin, olayın geçtiği veya ilgili kişinin bulunduğu en yakın yerde verilmesidir. İşte yurt ölçeğinde örgütlenmenin, en az 25 ilde grup başkanlıkları kurmanın ve şube müdürlüklerini yaygınlaştırmanın anlamı budur. Aksi takdirde yurdun en ücra köşesindeki bir adlî tıp olayı için İstanbul’a, Ankara’ya gitmek gerekir. Otopsi için cesedin o merkezlere gönderilmesi gerekir. İncelenecek materyalin İstanbul’a, Ankara’ya gönderilmesi gerekir. Bundan dolayı kaybedilecek zamanın adaletin hızlı tecellisini ne kadar olumsuz yönde etkileyeceği açıktır. O bakımdan adalet hizmetlerinin –Anayasa’mızda da öngörüldüğü gibi– olabildiğince kısa süre içinde yürütülebilmesi, davaların olabildiğince kısa sürede sonuçlandırılabilmesi ya da –Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde belirtildiği gibi– davaların makul bir süre içinde bitirilebilmesi için Adlî Tıp Kurumu örgütünün yurt ölçeğinde yaygınlaştırılması gerekir. Bu kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bunu başaramadığımız takdirde Adlî Tıp Kurumu’ndan beklediğimiz hizmetleri alamayız.
Ayrıca Adlî Tıp Kurumu’nun kendi kendisini yenilemesine fırsat vermek gerekir. Adlî Tıp Kurumu’nun uzman yetiştirmesine olanak tanımak gerekir. Bu yapılmadığı takdirde Adlî Tıp Kurumu’nun gelişmesine olanak bulunamaz. Bütün bunlar, hâlen Bakanlar Kurulu’nda bazı bakanlarımızın imzalarını bekleyen Adlî Tıp Kurumu Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı’nın bir an önce Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulması ve yasalaştırılmasının ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Adlî Tıp Kurumu, gerek ceza hukuku bakımından, gerek özel hukuk bakımından birçok konuda mahkemelerin vereceği kararı etkileyen bilimsel ve teknik görüşleri ortaya koymaktadır. Hâkim, bilirkişi görüşüyle bağlı olmamakla birlikte; bu görüşü almadan karar vermesi de mümkün değildir.
Ayrıca günümüzde Adlî Tıp Kurumu, bazı konularda yeni işlevler kazanmıştır. Bunların başında insan hakları ihlâllerinin önlenmesi gelmektedir. Yüzyıllardır süren mücadelelerden sonra insanlar, insan varlığını, insan haklarına saygıyı en yüksek değer olarak görmekte birleşmişlerdir. Hemen hemen bütün ülkelerin anayasalarında, gerek Birleşmiş Milletler bünyesinde, gerek Avrupa Konseyi bünyesinde kabul edilen çeşitli uluslararası beyannamelerde, çeşitli uluslararası sözleşmelerde insan haklarının korunması, en önemli ödev olarak belirtilmiştir. İşte bunun gerçekleştirilmesinde de Adlî Tıp Kurumu’na ve genel olarak adlî tıbba büyük görevler düşmektedir.
İnsan haklarının önemi, değeri bu kadar vurgulanan bir çağda maalesef insan hakları ihlâlleri dünyanın her tarafında olabilmektedir. İnsan hakları ihlâllerini önlemenin yollarından biri de, bu ihlâllerin tespit edilmesi, bu ihlâlleri yapanların cezalandırılmasıdır. Onun için bu ihlâllerin nasıl yapıldığının ortaya konması gerekir. Bunu yaparken de adlî tıbbın yardımından yararlanmak durumundayız. Örneğin bir kimseye fizikî veya manevî işkence yapılıp yapılmadığı, bir kimseye zalimane, insan onuruyla bağdaşmayan muamele yapılıp yapılmadığı, adlî tıbbın vereceği bilimsel ve teknik görüşle ortaya konabilir. Bunu doğru yapabildiğimiz takdirde insan hakları ihlâllerine kalkışacak olanlar bundan büyük ölçüde vazgeçeceklerdir. Dolayısıyla adlî tıbbın bu alandaki görevini tam olarak yapması, insan hakları ihlâllerinin önlenmesi bakımından büyük önem taşımaktadır.
Şüphesiz bu mücadele, hukukun üstünlüğü ilkesine göre yürütülecektir. Bir ceza soruşturmasında olayın aydınlatılması için adlî tıbbın vereceği rapor büyük önem taşıyor. Biraz önce Sayın Rektörümüzün de işaret ettiği gibi, bugün artık sanıktan delile değil, delilden sanığa ulaşma ilkesi benimsenmiştir. Ama bunu yapabilmek için delilleri ortaya çıkarabilecek, değerlendirebilecek yöntemlere ihtiyacımız vardır. İşte bunların başında adlî tıbbın bize sunduğu bütün olanakları kullanmamız gelmektedir. Bu, aynı zamanda insan hakları ihlâllerinin önlenmesi bakımından da büyük önem taşımaktadır.
Türkiye, zaman zaman insan hakları ihlâlleri nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde de kendisini savunmak durumunda kalan bir ülkedir. Şüphesiz böyle bir durum hiç de hoş bir şey değildir. Türkiye, Anayasasında Cumhuriyetin değiştirilemeyen, değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen temel özelliklerinin başında insan haklarına saygıyı göstermiştir. Türkiye, Anayasasında işkenceyi ve insan onuruyla bağdaşmayan kötü muameleyi yasaklamış olan bir ülkedir. 1999 yılında Türk Ceza Kanunu’nda yapılan değişikliklerle işkence suçu Birleşmiş Milletler İşkencenin ve İnsan Onuruyla Bağdaşmayan Kötü Muamelelerin Önlenmesi Sözleşmesi’ne göre yeniden tanımlanmış ve cezası ağırlaştırılmıştır. Aynı biçimde kötü muamelenin cezası artırılmıştır. Bunun yanında gerçeğe aykırı sağlık raporu verilmesi suçunun ağırlaştırıcı bir nedeni olarak işkence yapıldığını, kötü muamele yapıldığını veya bir suçun işlendiğini gizlemek için gerçeğe aykırı sağlık raporu verilmesi öngörülmüştür. Türkiye, bütün bunlarla çağdaş, insan haklarına saygılı bir devlet olarak işkenceyle mücadele konusunda kararlılığını ortaya koymuştur. Ancak bu kararlılığın sadece Anayasa metinlerinde veya ceza kanunlarında ifade edilmiş olması yeterli değildir. Bunun uygulamada bir anlam kazanabilmesi için bu çeşit hareketlerin yapıldığının adli tıp tarafından tespit edilmesi gerekir. İşte burada Adlî Tıp Kurumu’na büyük görevler düşmektedir. Aynı biçimde emniyet teşkilâtımızdaki, jandarma teşkilâtımızdaki kriminal laboratuvarlar da bu konuda önemli hizmetler yapabilecek durumdadır.
Türkiye, insan haklarına saygıyı Cumhuriyetin değişmez niteliği olarak ilân etmiş bir ülke olduğuna göre, bunun gereklerini her alanda yapmak durumundadır. Bunlardan biri de adlî tıbbın gelişmesini sağlamaktır. Adlî Tıp Kurumu’nun kendisini yenilemesine ve çağdaş bilimin, çağdaş teknolojinin bütün verilerini, bütün yöntemlerini kullanabilecek duruma gelmesine olanak vermek gerekir. Biz bunu sağlamak çabasındayız.
Bu seminerlerde de özellikle insan hakları bağlamında adlî tıbbın güncel yöntemleri büyük önem taşımaktadır. Bunları iki gün boyunca hep birlikte değerlendireceksiniz. Bu değerlendirmelere yalnız hâkimlerimiz, Cumhuriyet savcılarımız değil, aynı zamanda güvenlik güçlerimizin değerli mensupları, Sağlık Bakanlığımızın değerli mensupları, doktorlarımız, adlî tıp uzmanlarımız katılmaktadır. İki gün boyunca adlî tıbbın güncel sorunlarını birlikte tartışacaksınız. Bu iki günlük seminerin sonunda insan hakları ihlâlleriyle mücadele konusundaki kararlılığımız da bir kez daha ifade edilmiş olacaktır.
Seminer’in başarılı olmasını diliyorum. Bu Seminer’le Adlî Tıp Kurumu’nun 12 hafta sonunda yurdun her köşesinde gerçekleştirmiş olduğu yurtiçi bölge seminerleri tamamlanmaktadır. Ama çalışma bununla bitmiyor. Her bitiş, bir yeni başlangıç demektir. Bundan sonra Adlî Tıp Kurumu, yine çalışmalarını, bilimin, adlî tıbbın en son yeniliklerini hâkimlerimize, Cumhuriyet savcılarımıza, güvenlik güçleri mensuplarımıza, Sağlık Bakanlığı mensuplarımıza ulaştırmak için elinden gelen her çabayı göstermeye devam edecektir. Adlî Tıp Kurumu’nun beklediği tek şey, onun bu görevleri en iyi biçimde yapabilmesi için hazırlanmış bulunan Kanun Tasarısı’nın bir an önce yasalaştırılması ve böylece Kurum’a gerekli olanakların sağlanmasıdır. Bunun da en kısa zamanda gerçekleşeceğine inanıyorum.
Bu düşüncelerle ve bu inançla 12. Yurtiçi Bölge Semineri’mizin başarılı geçmesini diliyorum. Bu Seminer’de Adlî Tıp Kurumu’yla işbirliği yapan, bize bu tarihî salonu açan Ankara Üniversitesi’nin Sayın Rektörüne, Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin Sayın Dekanına içtenlikle teşekkür ediyorum. Hepinizi saygıyla selâmlıyorum. |