Çek Komisyonu’nun Değerli Üyeleri,

Türkiye’de 1985 yılında kabul edilen 3167 sayılı Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında Kanun, şimdi 16 yıllık bir uygulamadan sonra Anayasa’nın 38. maddesinde yapılan değişiklik ışığında gözden geçirilmek durumundadır.

Bilindiği gibi çek, diğer kıymetli evrak gibi Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenmiştir. Ancak çekle ödemelerin yaygınlaşmasını sağlamak ve çeke olan güveni artırmak, çek hamillerini korumak amacıyla 1985 yılında 3167 sayılı Kanun kabul edilerek yürürlüğe konmuştur. Zaman içinde edinilen tecrübelerle bu Kanun’da bazı değişiklikler yapılmıştır. Hâlen 55. Hükümet zamanında hazırlanıp Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan ve 21. dönem milletvekili genel seçimlerinden sonra yenilenen bir kanun tasarısı da Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu gündeminde bulunmaktadır. Ancak son gelişmeler, özellikle Anayasa’nın 38. maddesinde yapılan değişiklik, bu Tasarının ihtiyaçları karşılayamayacağını göstermektedir. O nedenle konunun yeni baştan ticaret hukuku ve ceza hukuku uzmanlarından oluşan ve uygulamada edinilen tecrübeleri de değerlendirecek olan bir komisyonca ele alınmasında yarar görülmüştür.

Bilindiği gibi çek bir ödeme aracıdır. Çek, ibraz edildiği anda muhatap bankada karşılığı varsa ödenmek durumundadır. Çekte bir vade söz konusu değildir. Çünkü çek bir kredi aracı değildir. Böylece poliçe ve bono ile çek arasında önemli bir fark vardır. Bundan başka poliçe ve bonoda bir damga vergisi ödenmesi söz konusudur. Oysa çekte böyle bir durum yoktur.

Türkiye’de 3167 sayılı Kanun, çekin karşılıksız çıkmasını şeklî bir suç hâline getirmiştir. Ondan önce karşılıksız çek, eğer çek keşidecisinin dolandırıcılık kastı varsa ceza konusu olmaktaydı. Oysa 3167 sayılı Kanun’un getirdiği sisteme göre çek, ister ibraz süresi içinde, ister ibraz süresinden önce muhatap bankaya ibraz edilmiş olsun, kısmen veya tamamen karşılığı yoksa keşideci bir yıldan beş yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Bu, dünyada Türkiye’ye özgü bir durumdur.

Karşılıksız çekle ilgili cezaî yaptırımlar öngören Fransız hukukunda bu nedenle ceza verilebilmesi için çek keşide edenin bu işlemi yaptıktan sonra çekin karşılığını bizzat çekmesi, başka bir kimseye devretmesi veya çekle ilgili ödeme yasağı koyması ve bütün bu işlemlerle üçüncü kişileri zarara uğratmak kastının olması gerekir. Karşılıksız çek için cezaî yaptırım öngören  diğer bazı ülkelerde ise sadece para cezası öngörülmüştür.

Türkiye’de karşılıksız çek dolayısıyla bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası öngörülmesi, hele bu hapis cezasının ibraz süresinden önce muhatap bankaya ibraz edilmiş çekler için de uygulanması, ülkemizde âdeta bir sosyal felâket ortaya çıkarmıştır. Çünkü hâlen ülkemizde karşılıksız çek nedeniyle bir yılda açılan davalar, aynı süre içinde açılan tüm ceza davalarının % 15’ini bulmaktadır.

3167 sayılı Kanun dolayısıyla açılan davalar incelendiğinde bunların sayısında zaman içinde önemli bir artış görülmektedir. 1989 yılında 104.906 dava açıldığı halde, 1999 yılında bu rakam 320.320’ye çıkmış; 2000 yılında ise 262.611’de kalmıştır. Böylece 1989 yılı rakamı 100 olarak kabul edilecek olursa, 1999’da 305, 2000 yılında 250 rakamına ulaşılmıştır.

1989 yılında ülkemizde açılan toplam ceza  davalarının sayısı 866.734 idi. Çekle ilgili ceza davaları bu rakam içinde %12.1 oranındadır. 1999 yılında ülkemizde açılan toplam ceza davalarının sayısı 1.736.671’dir. Bunlar içinde çekle ilgili ceza davalarının oranı %18.4’dür. 2000 yılında toplam ceza davalarının sayısı 1.749.853, bu rakamın içinde çekle ilgili ceza davalarının oranı ise %15’dir.

Çek suçlarındaki toplam sanık sayısına gelince; 1989’da toplam sanık sayısı 111.351’dir. 1999 yılında bu rakam 337.069’a ulaşmış, 2000 yılında ise 281.881’de kalmıştır. 1989 yılı rakamı 100 olarak kabul edilirse, 1999’da 300, 2000 yılında ise 253 rakamı, karşılaştırma bakımından bir fikir verebilir.

Açılan davalardaki mahkûmiyet, beraat ve düşme durumuna gelince şu rakamları verebiliriz: 1999 yılında açılan davalardan 99.877’sinde mahkûmiyet kararı verilmiştir. Bu, toplam çek davalarının % 40.3’üdür. Beraat kararlarının sayısı ise, 62.896’dır. Bu da, toplam çek davalarının % 25.4’üdür. Düşme kararı verilen davaların sayısı 39.341, toplam çek davaları içindeki oranı %15.9’dur. Diğer nedenlerle, örneğin yetkisizlik, görevsizlik, davanın başka bir davayla birleştirilmesi  ya da Türk Ceza Kanunu’nun 119. maddesine göre ortadan kaldırma kararı verilmesi ile sonuçlanan davaların sayısı 1999’da 45.653, toplam çek davaları içindeki oranı %18.4’dür. 2000 yılında mahkûmiyet kararlarının sayısı 132.053’tür. Bu, toplam çek davaları içinde % 49.6 etmektedir. Demek ki açılan davaların yaklaşık yarısında mahkûmiyet kararı verilmiştir.  Beraat kararlarının sayısı 50.655, toplam çek davaları içindeki oranı %19; düşme kararlarının sayısı 43.862, toplam çek davaları içindeki  oranı %16.5; diğer nedenlerle ortadan kalkan sayısı 39.759, toplam çek davaları içindeki oranı, %14.9’dur.

Bu rakamlara bakınca, karşılıksız çek sorununun ülkemizde  çok ciddî bir sorun hâline geldiği görülmektedir. 3167 sayılı Kanun’un getirmiş olduğu bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası, çek lehtarı ya da çek hamilinin kredi aracı olarak poliçe veya bono yerine çekte ısrar etmesi sonucunu doğurmaktadır.
Ayrıca çekte ileri bir tarihin keşide tarihi olarak gösterilmesi olanağı vardır. Burada “ileri keşide tarihli çekler” ya da “postdaté çeklerdenilen bir olgu söz konusudur. Aslında çekin ibraz süresi, bu tarihten itibaren başlar. Örneğin çek keşide edildiği yerde ödenecekse 10 gün içinde ibraz edilmesi gerekir. Ancak –biraz önce de söylediğim gibi–, çekin keşide tarihinden önce de muhataba ibraz edilmesi olanağı vardır ve bu durumda da çek, karşılığı varsa ödenir.

3167 sayılı Kanun uyarınca hangi şekilde olursa olsun, ister ibraz süresi içinde, ister keşide tarihinden önce muhatap bankaya ibraz edilmiş olsun, karşılığı kısmen veya tamamen mevcut değilse, çek üzerine bu durumu belirten bir ifade yazılmak veya bunu belirten bir kaşe vurulmak suretiyle hamiline geri verilir. Ondan sonra da şikâyete bağlı şeklî bir suç olarak çek keşidecisi hakkında ceza davası açılmaktadır. Ancak gerek bu dava devam ederken, gerek mahkûmiyet kararı verildikten sonra şikâyetten vazgeçilecek olursa, çekin karşılığı veya ödenmeyen kısmı % 10 tazminat ve gecikme faizi ile birlikte ödenecek olursa; ceza davası veya verilen ceza düşmektedir.

3167 sayılı Kanun, –biraz önce verdiğim rakamlardan da anlaşılacağı gibi– mahkemelerimiz için de çok büyük bir iş yükü getirmektedir. Düşününüz ki 2000 yılında ülkemizde açılan toplam ceza davalarının % 15’i karşılıksız çekle ilgiliydi. Aslında çek bir ödeme aracı olarak verildiğine göre, bir sözleşmeden doğan borcun ödenmesi için verildiği açıktır. Demek ki taraflar arasındaki bir borç ilişkisinin yerine getirilememesi, hürriyeti bağlayıcı cezaî yaptırımla karşılanmaktadır.

Çekte vade olmamasına rağmen, çoğu zaman ileri keşide tarihleriyle düzenlenmiş olan çeklerin o tarihlerde ibraz edilmesi konusunda taraflar arasında, yani keşideci ve lehtar arasında bir açık veya zımnî bir mutabakat, bir centilmenlik anlaşması vardır. Böylece eskiden örneğin bir mal satın alan  kimsenin satıcıya bono vermesiyle yapılan işlem şimdi çekle yapmaktadır. Örneğin her ayın birinci günü belli bir miktarın ödenmesi taraflar arasında kararlaştırılmaktadır. Eğer bono veya poliçe söz konusu olsaydı; bu, ancak o vadede ödenmek için borçluya ibraz edilebilecekti. Eğer lehtar daha önce paraya kavuşmak istiyorsa iskonto işlemi yaptırabilecekti. Oysa çekte ibraz edildiği anda karşılığı varsa ödeme  ilkesi geçerlidir. İşte bu durum, çeki cazip kılmaktadır. Hele böyle hürriyeti bağlayıcı cezaî yaptırım söz konusu olunca; çek, keşidecisi için tehlikeli bir kredi aracı olarak kullanılmaya başlamıştır. Çünkü diğer kredi araçlarında, bono ve poliçede söz konusu olmayan ceza, çek bakımından 3167 sayılı Kanun’la getirilmiş bulunmaktadır. Ama çek lehtarı veya onun çeki ciro ettiği hamil, çek keşidesi sırasında taraflar arasındaki açık veya zımnî mutabakata uymak zorunda değildir. Hatta seri hâlinde düzenlenmiş çeklerin tamamını bile ibraz etse, çekin üzerinde hangi keşide tarihi yer alırsa alsın, muhatap bankada karşılığı yoksa, keşidecinin  bu cezaya çarptırılması olanağı vardır. İşte bu, ülkemizde bir sosyal felâket hâlini almıştır ve çoğu kez bir çeşit şantaj aracı olarak da kullanılabilmektedir.

Başka ülkelerde söz konusu olmayan bu durum, ülkemizde sadece çeki yozlaştırmakla kalmamış, bütün kıymetli evrak sistemini de yozlaştırmıştır. Artık kimse bono veya poliçe istememekte; poliçe ve bononun sağladığı olanakları, hapis cezasına bağlanmış çekle sağlamak istemektedir. Buysa çek keşidecisini çok zor durumda bırakmaktadır. Bu arada Devlet de damga vergisinden yoksun kalmaktadır.

Aslında bir kimsenin sözleşmeden doğan bir borcunu ödeyememesi dolayısıyla hürriyeti  bağlayıcı bir cezaya çarptırılması, çağdaş hukuk anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Günümüzde artık borç için hürriyeti bağlayıcı ceza verilmemektedir. Oysa 3167 sayılı Kanun, karşılıksız çeki başka bir koşul aramaksızın, örneğin dolandırıcılık kastı aranmaksızın, üçüncü kişiye zarar verme kastı aranmaksızın doğrudan doğruya şeklî suç saymıştır ve bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası getirmiştir.

Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni imzalamış bir ülkedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ek 4. Protokol’ün 1. maddesinde “Yalnızca bir sözleşmeye ilişkin bir yükümlülüğün yerine getirilememesinden dolayı hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.” hükmü yer almaktadır. Şimdiye kadar bu Protokol hükmü gerekçe gösterilmek suretiyle karşılıksız çekle ilgili olarak 3167 sayılı Kanun’da öngörülen cezaî yaptırımın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ek 4. Protokol’e, dolayısıyla insan haklarına aykırı olduğu öne sürülmüştür.

Şimdi bu hüküm, 3 Ekim 2001 tarih ve 4709 sayılı Kanun’la Anayasa’mızda yapılan değişiklikler arasında Anayasa’nın 38. maddesine eklenmiş bulunmaktadır. Böylece hiç kimse yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz. Demek ki sadece şeklî suç olarak karşılıksız çek dolayısıyla hürriyeti bağlayıcı ceza verilmesi, artık yalnız Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ek 4. Protokol’e aykırı olmakla kalmayacak, doğrudan doğruya  Anayasa’mıza da aykırı olacaktır. Anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesinden sonra uygulamada ne yapılacağı konusunda tereddütler ortaya çıkmıştır.

Şimdi Hükümet ve Meclis olarak biz, Anayasa değişikliklerinin gerektirdiği uyum kanunlarını çıkarmak durumundayız. Çünkü 4709 sayılı Kanun’la yapılan Anayasa değişiklikleri şimdiye kadar 1982 Anayasası’nda yapılan en kapsamlı değişiklikler niteliğindedir. Bunların gerektirdiği uyum kanunlarının da sür’atle çıkarılması zorunludur. Mahkemelerimiz bu kanunların çıkarılmasını beklemektedir.

Nitekim Yargıtay 10. Ceza Dairesi, konuyla ilgili olarak 23.10.2001 gününde oybirliğiyle aldığı bir kararda bu hususu belirtmiştir:

“17 Ekim 2001 tarih ve 24556 Mükerrer sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 4709 sayılı Kanun’un 15. maddesiyle değiştirilen Anayasanın 38. maddesinin son fıkrası karşısında, [yani biraz önce Sizlere okumuş olduğum Anayasa hükmü karşısında] yasal düzenlemenin ne olacağının belirlenmesi açısından acilen uyum yasası çıkartılması zorunluğu da nazara alınarak sonucun beklenilmesi ve buna göre yeniden takdir ve değerlendirme yapılarak uygulama yapılmasında zorunluluk bulunması bozmayı gerektirmiş, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan başka yönleri incelenmeksizin hükmün  bozulmasına karar verilmiştir.”

Demek ki mahkemelerimiz, şimdi Anayasa’nın 38. maddesinde yapılan değişiklikle ilgili Uyum Kanununu beklemektedir. Bu bakımdan 3167 sayılı Kanun, Anayasa’da yapılan 38. madde değişikliği ışığında ivedilikle ele alınmak durumundadır.

Şüphesiz bu yapılırken çekin yaygınlaştırılması, çeke olan güvenin korunması, çek hamillerinin korunması ilkelerinden vazgeçilecek değildir. Ancak bunlar diğer ülkelerde nasıl yapılıyorsa bizde de o şekilde yapılmalıdır. Çek sadece Türkiye’de kullanılmıyor. Türkiye’den daha fazla çek kullanılan ülkelerde dahi böyle bir cezaî yaptırım bulunmamaktadır. O bakımdan bir yandan çeke olan güveni, bir yandan çek hamillerini korurken; öbür yandan karşılıksız çek dolayısıyla başka bir koşul aramaksızın keşidecinin cezalandırılması uygulamasına son vermek durumundayız. Onun yerine para cezası getirilebilir. Hatta bazı ülkeler, idarî para cezasıyla yetinmişlerdir. Herhalde karşılıksız çek keşide edenlerle ilgili yaptırımlar yeni baştan ele alınmalıdır. Ayrıca halen Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulunan Tasarı’da öngörüldüğü gibi şu anda karşılıksız kısmın % 10’u oranında olan tazminat için daha yüksek bir oran belirlenebilir.

Bu arada bankaların çek karnesi vermek için de –3167 sayılı Kanunda belirtildiği gibi– gerekli basiret ve özeni göstermeleri şarttır. Bilindiği gibi, çekin asgarî bir meblâğının ödenmesi de 3167 sayılı Kanunun özelliklerindendir. İşte bu asgarî meblâğın da çek hamillerinin korunması bakımından günümüzün koşullarına, günümüzün rakamlarına uygun bir miktara yükseltilmesi şarttır.

Bütün bunlarla kıymetli evrak sistemimizi de yeni baştan dengeli bir duruma getirmek zorundayız. Kredi aracı olan bono ve poliçe, yeniden işlerlik kazanmalıdır. Çek ise ödeme aracı olarak kalmalıdır. Bu işlevinin dışında bir işlev söz konusu olmamalıdır.

Ayrıca ileri keşide tarihli çekler bakımından nasıl bir işlem yapılacağı, böyle bir çek bankaya ibraz edildiği zaman karşılıksızlık işleminin yapılıp yapılmayacağı, örneğin protesto yoluna gidilip gidilmeyeceği yeni baştan ele alınmalıdır. Bakanlığımızca bütün bu konuları içeren bir dosya Komisyonumuzun değerli üyeleri için hazırlanmış bulunmaktadır. Aslında onların böyle bir dosyaya ihtiyaçları yok. Çünkü hepsi konunun en yetkin uzmanları... Ama biz kolaylık olması düşüncesiyle bu konuda yürürlükteki mevzuatı ve yabancı ülkelerdeki aynı konuya ilişkin düzenlemeleri toplayan bir dosyayı Komisyonumuzun değerli üyelerine sunuyoruz.

Komisyon, yapacağı çalışmalarla bize, Anayasa’mıza çağdaş anlayışa ve çekin niteliğine uygun bir düzenleme kazandıracaktır. Komisyona bu önemli görevinde başarılar diliyorum.