Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın Hukuk ve Değişim Derneğ'inde yaptığı konuşma A+ A-
19.07.2014

Hukuk ve Değişim Derneği'nin Saygıdeğer Başkanı,
Kıymetli Yönetim Kurulu Üyeleri,
Saygıdeğer Hukukçu Kardeşlerim, 
Yargımızın çok değerli mensupları, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Hayırlı akşamlar olsun hayırlı iftarlar olsun.
Bugün Ramazan'ın bir iftarını daha  hep beraber yapıyoruz. Huzur, barış içerisindeyiz. Sadece Ankara'mızda değil, Türkiye'mizin dört bir yanında insanlarımız iftarını huzur içerisinde yapıyorlar, oruçlarını huzur içerisinde tutuyorlar. Gönlümüz arzu ediyor ki dünyanın her yerinde oruçlarını bütün Müslümanlar huzur içerisinde tutsun iftarlarını huzur içerisinde açsınlar. Maalesef baktığımızda dünyanın dört bir yanında kan ve göz yaşı egemen Irak'ta Ramazan'a rağmen her yıl onlarca Müslüman hayatını kaybediyor. Suriye'de Ramazan'a rağmen her yıl yüzlerce Müslüman ölüyor öldürülüyor. Son bir hafta içinde de İsrail devleti Batı Şeria ve Gazze üzerine ölüm yağdırıyor, kumsalda koşan çocuklar, kadınlar, yaşlılar, masumlar İsrail hükümetinin hedefinde gökten yağdırdığı ölümler yetmedi karadan ölüm yağdırıyor ve birçok insan hayatını kaybetti bir o kadarı belki daha fazlası yaralandı yinede saldırılar sürdürüldü. Bütün bunlara baktığımızda esasında Gazze'de ölen sadece çocuklar, sadece kadınlar, sadece masumlar değil Gazze'de insanlık öldürülmektedir, Gazze'de vicdanlar yok edilmektedir.


Bütün dünya İsrail'in bu asılsız, hukuksuz ve keyfi saldırılarını maalesef seyretmektedir. Uluslararası toplum üzerine düşeni yapmamaktadır. Devletler üzerine düşeni yapmamaktadır. İsrail uluslararası toplumu ve uluslararası örgütlerin ve bazı ülkelerin verdikleri sınırsız destekten dolayı şımarmış, arsızlaşmış, zulmünü arttırmıştır.
Buradan bir kez daha ifade etmek isterim eğer İsrail'in saldırıları sonucu hayatını kaybedenler Müslümanlar değil de Hıristiyanlar olsaydı acaba birleşmiş milletler bu kadar sessiz ve duyarsız kalır mıydı acaba birleşmiş milletler güvenlik konseyinin daimi üyelerini uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan yetkilerini kullanırlar mıydı, kullanmazlar mıydı, müeyyide uygularlar mıydı uygulamazlar mıydı bunu sizin vicdanınıza bırakıyorum. Dökülen kan eğer Müslümanların kanıysa kanın dökülmesinde beis görmeyen bir uluslararası zihniyetle karşı karşıyayız. Halbuki esas olan insanın dini, dili, rengi, vatanı, inancı, mezhebi değildir insanlık esastır. Dünyanın neresinde olursa olsun insanlara karşı bir zulüm varsa inançsızlık varsa hep beraber onun karşısında durmamız lazım.
İnsanlar yaşarsa topluluklar var olur, insanlar yaşarsa devletler yaşar insanlar öldüğü zaman devletler yok olur gider. Bugün belki bazı ülkeler İsrail'in güvenliği için veyahutda İsrail'in huzuru için katliamlara zulümlere haksızlıklara göz yumuyor olabilirler. Onların açısından durum böyle görünüyor olabilir İsrail açısında da durum böyle görülüyor olabilir ama vicdan açısından hak açısından hukuk açısından bunu böyle değerlendirmenin imkanı asla yoktur. Vaktiyle Mısır'da firavunun kahinleri onun bir rüyasını tabir ediyorlar ve diyorlar ki bugünlerde doğacak bir çocuk senin tahtını tacını elinden alacak iktidarına son verecek, tedbir nedir diye sorunca etrafındakiler bir şeyler söylüyor ve Firavun talimat veriyor; bu yıl içerisinde ne kadar doğmuş ve doğacak erkek çocuk varsa hepsinin öldürülmesinin talimatını veriyor. kendi güvenliğini sağlamak için kendi iktidarının güvenliğini sağlamak için bunu yapıyor sonuçta Cenabı Allah onun iktidarını yok edecek bir çocuğu onun sarayında büyütüyor.
İsrail bu yaptığı zulümlerle esasında kendi güvenliğini riske atıyor kendi iç barışı tehlikeye atıyor. Ortadoğu da ki varlığını tehlikeye atıyor. Zulüm yapa yapa abat olmuş hiçbir devlet yoktur. İsrail bu zulmüne devam ettiği zaman yeni bir Selahattin Eyyubi'nin çıkmasını da hızlandıracak, kendi ölümünü de hızlandıracak. Onun için buradan bir kez daha diyorum ki İsrail eğer güvenlik istiyorsa komşularının güvenliğine en az kendi güvenliği kadar önem vermelidir. Eğer barış istiyorsa komşularının barışına en az kendi barışı kadar önem vermelidir.

Eğer yaşamak istiyorsa başkalarının yaşama hakkına da  en az kendi insanın yaşama hakkı kadar kıymet vermelidir.Bütün uluslararası toplumda yaşama hakkını muhafaza etme ve yaşama hakkına dönük saldırılar karşısında yek vücut olmalıdır. Hukuk hepimize lazım esasında insanlar arası ilişkiler  veyahutta insanla devlet arası ilişkilerde sadece lazım olan birşey değil aynı zamanda ülkeler arası ilişkilerde de topluluklar arası ilişkilerde de hukuk lazımdır. uluslararası toplum içinde lazımdır. Maalesef bugün uluslararası hukukun insan hakları hukukunun İsrail yönetimi tarafından ayaklar altına alındığını görüyoruz. Ben buradan bir kez daha İsrail Devleti'nin terörünü devlet terörünü yaptıkları zulmü ve katliamı kınıyor ve şiddetle lanetliyorum. Buradan Türkiye'nin muhalefetine de bir kaç sözüm varİsrail üzerinden Türkiye'nin hükümetine saldırma gayretlerini çabalarını görüyoruz. Türkiye bunlara alışık terörle otuz yılı aşkındır mücadele ederken her şehit cenazesi arkasından hükümete saldırmayı vazife addeden bir kör siyatsetimiz var. Şimdi de İsrailli çocuklar ölüyor analar ölüyor masum insanlar ölüyor onlar buradan Türkiye'nin hükümetine nasıl vururuz bunun hesabını yapıyorlar. Konuşmalara bakıyorum İsrail'e karşı hükümeti vurdukları gibi israil'e vuran açıklamaları görüyorum. Hükümetin karşısında durdukları gibi İsrail'in karşısında duran samimi bir iradelerini maalesef göremiyorum. keşke diyorum böylesi bir vahşet karşısında türkiye'nin siyaseti iktidar ve muhalefetiyle bir olmuş olsa birlikte hareket etmiş olsa. Türkiye bundan büyük kazanç elde eder, insanlık da bundan büyük bir kazanç elde eder. Ama maalesef biz ülkemizde bunu göremiyoruz. Ama bilelim ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti başbakanıyla cumhurbaşkanıyla hükümetiyle yek vücut şekilde İsrail'in zulmü karşısında hakkın sesi olmaya mazlumun sesi olmaya devam edecektir. yalnız kalsa da mazlumun yanında yer almaya İsrail'in zulmü karşısında durmaya devam edecektir. Bundan hiç kimsenin ama hiç kimsenin şüphesi olmasın. İsrail zulmünü sürdürürken haksızlıklarına dünyadan destek bulurken bütün dünyanın bir şeyi daha düşünmesi lazım. Bu zulüm dalga dalga yayıldığında bu zulme seyirci kalanları da yakar. Kin nefret düşmanlık sadece bunu bağrında barındıranları değil onun muhataplarını ve ona seyirci olanları da yakar. Maalesef İsrail'in içerisinde bulunduğu bu nefret bu düşmalık bu korku bu panik daha büyük cinayetleri beraberinde getireceğe benziyor. Uluslararası toplum seyirci olmaktan vazgeçip ölüleri saymaktan vazgeçip bu vahşete dur demeli etkin bir müdahale yolunu mutlaka bulmalıdır. Bugüne kadar İsrail'in aleyhinde yüzlerce Birleşmiş Milletler kararı var. Bu karara İsrail uymamış. Uymadığı zaman bu kararların müeyyideleri de var. Ama Birleşmiş Milletler bu müeyyideleri bugüne kadar uygulamamış. Eğer İsrail'in aleyhine alınmış kararlar uygulanmış olsaydı bugün bu zulüm olmazdı.İsrail bu kararlara uymadığı zaman bunun müeyyidesi uygulanmış olsaydı ortadoğuya barış çoktan gelmiş olurdu. Ama maalesef İsrail birilerinin şımasrık çocuğu olarak arsız çocuğu olarak belki de onların sopası olarak ortadoğu da oraya buraya saldırmaktadır. Ama bunlar gün olacak gerisin geriye dönecektir. Benim bundan yana hiç şüphem yoktur. Bu zulüm bu kan bu gözyaşı zulmü yapan zalimleri gün gelecek yok edecektir. Evet İsrail'deki hadiseye yüreğimiz yanıyor ülke olarak da bu hadisenin sonlanması için elimizden geleni yapıyoruz yapmaya da devam edeceğiz. Umarız ki bu İsrail'in devlet terörü kısa sürede sona erer. Türkiyemizde de ramazan ayı seçim ayı seçim çalışmaları devam ediyor. bir yandan hayat da devam ediyor. Umarız ki seçim sonucu da milletimiz ülkemiz için hayırlı olur. Türkiye ilk defa kendi cumhurbaşkanını seçecek ve büyük bir değişime on ağustosta imza atacaktır. Şu anda üç tane aday yarışıyor.Tabi adayları siz tanıyorsunuz, belki birini tanımak için biraz daha fazla gayret sarfetmeniz lazım ama sonuçta onuda eminim ki tanıyacak değerlendireceksiniz. Seçim süeci devam ederken emin olun eğer Ekmeleddin Bey es kazara seçimi kazanmış olsa kim bayram eder diye sorarsanız bana göre önce İsrail bayram eder. Türk milletine büyük bir teşekkür yapar, gazetelere de ilan verir, Tayyip Erdoğan'dan kurtulduk diye büyük bir bayram yapar. Sadece İsrail değil onunla beraber olan onun yaptığını meşru müdafaa olarak gören savunma hakkı olarak gören güçlenen ve güçlenmiş bir Türkiye'den rahatsız olan ülkeler ve çevreler de eminim....

Türkiye’nin gücünün, kuvvetinin, kudretinin, bağımsızlığının ve hakkın sesi olma özelliğinin geleceğe taşınması bakımından 10 Ağustos tarihi bir dönemeçtir. Ben onun için diyorum ki bütün hukukçular, hukuka Türkiye’dehizmet eden herkes, burada yargı camiası olduğu için, yargı camiası ve bütün vatandaşlarımız mutlaka sandığa gitmeli. Türkiye’nin bu değişiminde sözünü mutlaka söylemeli. Tabi seçimi tartışırken yargıyı da tartışıyoruz. HSYK seçimlerinin yaklaşıyor olması nedeniyle yargı tartışmaları gündemde daha fazla yer alıyor. Tabi yargının verdiği kararlar ve yargı süreçlerinde yaşanan hadiseler nedeniyle de Türkiye’de yargı her zaman gündemin başına oturmuştur. Ben Adalet Bakanı olarak yargının her gün ana gündem maddesi olmasından büyük bir rahatsızlık duyuyorum. İşin doğrusu güzel şeylerle gündem olmasından memnun olurum. Ama olumsuz haberlerle anılmasından memnun değilim. Türkiye’nin yargısı İstiklal mahkemelerinde verdiği kararlarla, 60 darbesinden sonra verdiği kararlarla, 12 Mart darbesinden sonra, 12 Eylül darbesinden sonra, 28 Şubat darbesinden sonra verdiği kararlarla hep vicdanı kanatmış ve Türkiye’de büyük tartışmalara neden olmuştur. Onun için yargının bu tartışmaların dışına çıkarılması hepimizin ama hepimizin en önemli görevidir. Çıkarmayı başardık mı, başaramadık. Televizyonlarda, gazetelerde yine en çok konuşulan, en çok tartışılan yargı olmaktadır. Yargının bağımsız ve tarafsız olması hukuk devletinin olmazsa olmaz özelliğidir. Cumhuriyetin niteliklerinden birisi hukuk devletidir. Eğer biz hukuk devletini gerçek anlamda hayata geçirmek istiyorsak o zaman yargının bağımsız ve tarafsız olmasını hep beraber hayata geçirmemiz lazım. Eğer bir yargılama yapılıyor, ceza veriliyor da toplum bu cezanın yarısı haksız olduğuna, bu insanların suçsuz yere ceza aldığına inanıyor, diğer yarısı da hak etti bunlar bu cezayı diye inanıyorsa orada adalet yok demektir. Mahkemenin verdiği bir kararla toplum bu kadar ikiye bölünmez, bölünemez. Eğer yargının verdiği kararlar, gazeteler, televizyonlar, siyasetçiler tarafından hükümete gol olarak takdim ediliyor, lanse ediliyorsa ortada tarafsız bir yargıdan bahsedilemez. Böylesi bir algı ortaya çıkmış demektir. Eğer bir gün Türkiye’de yargının verdiği karar üzerine “Şeriatın kestiği parmak acımaz” sözünü aleyhinde karar olan kişiler kabullenerek söyleyebiliyorlarsa işte o zaman Türkiye’de yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı tam anlamıyla tesis edilmiş demektir. Eğer yargının verdiği kararlar “Hak yerini buldu, adalet gerçekleşti, adalet geç de olsa yerini buldu” değerlendirmelerine muhatap oluyorsa o zaman Türkiye’de hukuk devleti gerçek anlamda tesis edilmiş demektir.

Biz bugün, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı konusunda maalesef birbirinden farklı görüşlere sahip olan insanlardan bir araya geliyoruz. Kimisi bağımsız, kimisi tarafsız diyor. Anketlere baktığımızda Türk toplumunun önemli bir kısmı bu konuda farklı düşünüyor. Bakın, ‘Türk yargısının bağımsız olduğunu düşünüyor musunuz?’  sorusuna yüzde 59,7’si bağımsız olduğunu düşünmüyor. Sadece yüzde 24,2’si bağımsız olduğuna inanıyor. Yüzde 16,1’i de benim bu konuda fikrim yok diyor. Bir toplumun yüzde 60’ı ‘yargı bağımsız’ dememize rağmen yargının bağımsızlığına inanmıyor. Öte yandan ‘Yargıda siyasallaşma var mıdır?’ sorusuna baktığınız zaman 2013 yılında yüzde 58,4’ü ‘Yargıda siyasallaşma vardır’ diyor. ‘Yargının siyasallaştığını düşünüyorum’ diyor. 24,8’i ‘Yargı siyasallaşmamıştır’ diyor. Yüzde 16,8’i de benim fikrim yok diyor. Şimdi, eğer bir toplumun yaklaşık yüzde 60’ı yargının siyasallaştığını söylüyorsa yargı görevi yapan hâkim ve savcıların, avukatların oturup düşünmesi lazım. Biz ne yaptık da bu millet bizim adaleti yerine getirmek için kararlar verdiğimize inanmıyor, siyasallaştığımıza inanıyor. Biz ne yaptık da bu millet bizim tarafsız ve bağımsız olduğumuza inanmıyor aksine, taraflı ve bağımlı olduğumuza inanıyor. Bu soruları bizim kendimize sorup mutlaka doğru cevaplarını bulup ona göre hareket etmemiz lazım. Kararlar verildiği zaman gerekçeler yeter. Yargıçlar verdiği kararlar üzerine konuşmaz. Ama baktığımız zaman son zamanlarda karar veriliyor sonra kararlar üzerine televizyonlarda veya yazılı olarak, basın bülteni yayınlayarak açıklamalar yapılıyor. Bu ne demektir? Ya kararımız yanlıştır ya da gerekçemiz zayıftır. Eğer karar yanlışsa hiçbir açıklama bu kararı doğru hale getirmez, eğer gerekçemiz yanlış veya eksikse hiçbir açıklama o eksikliği tamamlamaz o yanlışlığı düzeltmez, bu sebeple yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusundaki tartışmalara son verecek bizzat yargı mensuplarıdır  verdikleri kararlarla bunu ancak onlar sağlayabilir.


Biz çıkardığımız kanunlarla yargıyı tarafsız ve bağımsız hale getiremeyiz, hiçbir kanun yargıyı tarafsız ve bağımsız hale getiremez ancak yargıçlar ve savcılar yargı görevi yapanlar tarafsız ve bağımsız hareket ettiği zaman yargı bağımsız ve tarafsız hale gelir. Anayasamızın 138 inci maddesi; hakimlerin görevlerini yaparken anayasaya ve hukuka uygun vicdani kanaatleriyle karar vereceğini ifade ediyor. Maalesef bugün bazı yargı mensuplarının uygulamalarına baktığımızda yargının bağımsızlığı yargı layüselli olarak algılanmaktadır, keyfilik olarak algılanmaktadır. Benim yargı bağımsızlığından anladığım şey yargının bağlı olmasıdır, anayasaya bağlı olmasıdır, kanunla bağlı olmasıdır, hukukla bağlı olmasıdır, vicdanla bağlı olmasıdır bunun dışındaki bütün bağlılıkları ise reddetmesidir. Eğer yargı görevi yapanlar anayasa hukuk'a uygun ve vicdanla bağlı olmaz başka bağlılıklarla hareket ederlerse o zaman ortada bağımsız bir yargıdan tarafsız bir yargıdan asla bahsedemeyiz yargının bağımsızlığı tarafsızlığı hesap vermezlik anlamında da değildir, keyfilik anlamında asla değildir.
Biz mevzuata hem uyacağız hem uygulayacağız hem de hesap vereceğiz, vicdanımıza karşıda kanunlara karşıda bunu yapacağız. "Bunu yapma konusunda geçmişte iyimiydik?" Geçmişte yargı siyasallaştığı için birçok tartışmanın ortasında yer aldı. Bazen mezhep saikıyla bazen siyasi düşüncelerle bazen felsefi düşüncelerle kararlar oluştu.
Son zamanlarda da yeni değerlendirmeler oluştu paralel bir yargıdan bahsediliyor,  Türkiye'nin yargısı tektir paraleli düzü olmaz tek yargımız vardır. Bu ülkenin hakimleri savcıları Türkiye'nin hakimleri savcılarıdır, Cumhuriyetin hakimleri savcılarıdır. Fetullah Gülen'in hakimleri savcıları olarak Türkiye'nin hakim ve savcılarından bazılarının nitelendirilmesi takdim edilmesi hakim ve savcılarımıza karşı en büyük saygısızlıktır, eminim ki bundan en fazla hakim ve savcıların rahatsız olması lazımdır. Bir hakim olarak ben Cumhuriyetin Türkiye'nin hakimiyim, savcısıyım diyebilmeniz lazım eğer görev yaparken bana birileri Fetullah Gülen'in hakimi savcısı diyor ise ben oturup bakmam lazım. Aldığım maaşı hak ediyor muyum etmiyor muyum diye, o zaman sormam lazım eğer hakim ve savcılardan bazıları paralel yargı diye adlandırılıp nitelendiriliyorsa o zaman hepinizin oturup düşünmeniz lazım.
"Yargıyı nasıl bağımsız ve tarafsız yapacağız?" yargıyı bağımsız tarafsız yapmak için bu gölgelerden bu ithamlardan hep beraber yargıyı kurtarmamız lazım, kurtarmanın yoluda; yargı içerisinde görev yapan hakim savcı ve avukatların hep beraber hukuka Adalet'e sahip çıkmaları, anayasa, hukuk, kanun ve vicdanına bağlı hareket etmeleridir.
İnsanlarımız eğer bazı yargıçlarımızın ideolojilerine göre bazılarının mezheplerine göre bazılarının cemaatlerine göre bazılarının tarikatlarına göre kararlar oluşturduğuna adli işlemler yaptığına inanırsa orada hukuk devleti diye bir devletten asla bahsedemeyiz. Bunun için hep beraber devletimizin hukuk devleti olma niteliğini tam anlamıyla hayata geçirmek için hep beraber çalışmak zorundayız. Yargının üzerine çullanmış bulunan bu siyasallaşma görüntüsünden ideolojik görüntüden, paralel yargının töhmetlerinden ve Fetullah Gülen'in hakim ve savcıları töhmetinden yargımızı hep beraber kurtarmamız lazım, eğer bunu yapmayı başaramazsak Türkiye'de hukuk devleti daha çok tartışılmaya devam edecektir. Daha çok hukuku anlıyorum diyen insanlar yazacaktır,  adalet nerede diye pek çok şeyler söylenecektir. O nedenle yargı camiası hukuk devletine bağımsız tarafsız yargıya sahip çıkma konusunda bence silkinmeli ve birlikte hareket etmelidir. Artık yargıyı bölen parçalayan siyasi görüşler ideolojiler, inançlar, paralel yapı vesaire bütün algıları elinin tersiyle itmeli bizim üzerimizden elinizi çekin demelidir. Yargı mensupları üzerinden hesap görmek hesaplaşmak isteyenlere hesabınızı bizim üzerimizden görmeyin demelidir.


Yargıyı, hukuku araç olarak, maşa olarak kullanmak isteyenlere biz kimsenin maşası değiliz demeliyiz. Ben bu noktada bütün hakim ve savcılarımıza görev düştüğüne inanıyor, hukukumuza, yargımızın bağımsızlığına ve tarafsızlığına hepsine buradan sahip çıkmaya davet ediyorum. Son dönemlerde Türkiye'de yaşanan tartışmalara baktığımızda vatandaşımızın bu noktadaki kaygılarını çok yükselttiğini görüyoruz. Bu kaygıları da hepimizin birlikte gidermesi lazımdır. Yargı, hükümetin muhalefeti değildir. Hükümetin rakibi de değildir. Yargı yürütme de değildir. Yürütme de yargı değildir. Esasında yasama, yürütme, yargı birbirinden ayrıdır. Herkes kendi işini yapsa esasında Türkiye'de hiçbir problem çıkmaz. Ama herkes başkasının alanına tecavüz ettiği zaman orada kargaşa, pek çok ihtilaf çıkıyor.

Bakın son zamanlarda İçişleri Bakanlığımızın, bazı bakanlıklarımızın tasarrufları var. Her zaman yaptıkları gibi tasarruf yapıyorlar. Bazılarını genel müdür, müsteşar, müdür yapıyorlar. Atamalar ve yer değişiklikleri oluyor. On katlı bir emniyet binasında görev yapan bir polis memurunun görev yeri dördüncü kattaki bir birim olarak değiştiriliyor. İdari yargı jet hızıyla 'kanuna açıkça aykırı bir durum var. Telafisi güç ve imkansız bir hal var' diye yürütmeyi durdurma kararı veriyor. Allah aşkına hepiniz hukukçusunuz. Şimdi soruyorum size: Bir polis memurunun aynı ilde, aynı binada görev yeri kat sadece değiştiği zaman hangi kanuna açıkça aykırılık doğuyor. Hangi telafisi güç sonuçlar doğuyor? Böyle bir şey olabilir mi? Pek çok atamalar yapıldı. İdari yargımız jet hızıyla kararlar veriyor. Ben kararları inceledim. Bir tanesini getirdim buradan göstereceğim. Bakın sarılar var. Bir de sarıların dışında normal beyazın içinde siyah yazılar var. Sarıların hepsi aynı. Birisi ayrı bir ilin mahkemesi, bir diğeri ayrı bir ilin idare mahkemesi. Farklı olan yerler mahkemelerin adları, davacıların isimleri, talepleri. Ama gerekçelerin tamamı aynı. Ben şimdi soruyorum. Nasıl oluyor da ta Batı'daki bir idare mahkemesinin kararıyla en doğudaki bir idare mahkemesinin kararının isimler ve tarihler hariç, noktası ve virgülüne kadar aynı oluyor? Ben Adalet Bakanı olarak buna itiraz ettiğim zaman yargının hakkını hukukunu korumuyorum diye eleştiriliyorum. Ben nasıl buna itiraz etmeyeyim? Kim yazıyor bu kararları? Ankara'da mı, başka yerde mi bu kararlar yazılıyor? Eğer mahkemesinde yazılıyorsa bu kadar aynilik asla olamaz.

Hepimiz yargı görevi yapıyoruz. Nasıl olduğunu biliyoruz. Maalesef şimdi bazı yargı görevlileri bazı çevrelerin hükümete karşı mücadelesinin maşası olarak kullanılmaktadır. Buna bizim asla izin vermememiz lazım. Buradan bunu çok net olarak ifade ediyorum. Yargı görevini yapmak isteyenleri de kullanmak isteyenleri buradan uyarıyor, kendilerini kullandıranları da buradan uyarıyorum. Hukuk devletini, yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını yok etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Yargı görevi yapan hiç kimse buna izin vermemelidir. Eğer böyle en sonunda biz şunu söyleyeceğiz. Danıştay'a götüreceğiz. Anahtarları bırakacağız. Bundan sonra ihaleleri idari yargı mahkemeleri yapsın. Türkiye'deki bütün bürokratların atamalarını hakimler yapsın. Biz hükümet olarak aradan çekiliyoruz diyeceğiz. Böyle bir şey olur mu? O zaman biz hukuk devletini nasıl ayakta tutacağız? Birileri Türkiye'yi yargı devletine doğru götürmek istiyor. Biz buna izin vermeyiz, vermeyeceğiz de. Yargı ne zaman aktivesini yaptıysa Türkiye'de sıkıntılar oldu. Bakın 367 dendi. Türkiye'de problem oldu. Sonuçta halkın cumhurbaşkanını seçtiği bir noktaya geldi. Yine yargı geçen dönemde HSYK yoluyla siyasallaştı. Yeni adımları attık. Yargının siyasallaşmasını arttırması ve jüristokrasiye doğru bir adımın içine girmesi yasamanın bu konuda yeni tedbirler almasına yol açacaktır. Ben buradan muhalefet partilerine de çağrıda bulunmak istiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin hukuk devleti niteliğini hayata geçirmemiz için işbirliği yapmamız, Anayasa'nın yargıya ilişkin kısımlarını siyaset üstü görerek yeniden ele alıp tanzim etmemiz lazımdır. Buradan bir kez daha çağrı yapıyorum. Bu konu iç siyasetin, siyasi rekabetin konusu yapılmamalı, onun üzerinde tutulmalıdır. Çünkü Adalet mülkün temelidir. Mülkün temeline dinamit konulmasına izin vermemeliyiz. Onun için de siyaset kurumu siyasal rekabeti brakıp bu noktada iş birliği yapmalıdır, iş birliği ile hareket etmelidir. Bolu da bir Cumhuriyet savcısı twitler atıyor. Zekeriya Öz. Öznesi belirtmeden Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına hakaretler yapıyor tehditler savuruyor. Ben şimdi burada yargı mensubu arkadaşlarıma soruyorum. Ve bütün Türkiye'deki yargı görevi yapana, hukuka, hukuk devletine inanan herkese ama herkese soruyorum. Bir Cumhuriyet savcısı ülkesinin Başbakanını adını zikretmeden iftira eder, onu ölümle ima yollu tehdit ederse, siz bunu Cumhuriyet savcısı olduğuna hukuk devletine inandığına inanır mısınız? Dünyanın hangi hukuk devletinde Cumhuriyet savcıları twitler vasıtasıyla Cumhurbaşkanlarını, Başbakanlarını, siyasileri , vatandaşları tehdit ediyor? Varmı böyle bir örnek ? yok. Ama malesef böyle bir tehditi yapma curetini kendinde bulabiliyor. Bu nereden kaynaklanıyor ? İşte HSYK'nın görevini layıkıyla yapmamasından kaynaklanıyor. Eğer bir hakim ve savcı hukukun dışına çıktı, hukuku çiğnedi, ayaklar altına aldı, o zman HSYK bu yargının takdir hakkıdır, yargısal faliyettir deyip bunu denetim dışı bırakma yerine hukuku çiğneme yetkisini kimden alıyorsun diye hesabı sorsa bunlareın hiç birisi olmaz. Yargıçlar Anayasa değildir. Kanun hiç değildir. Ya nedir ? Anayasa ve kanuna uyan ve bunları en doğru uygulamaya çalışan kişilerdir. Bu konuda uzman kişilerdir. Ama malesef bakıyorsunuz böyle bir durum var. Şimdi birileri kalkıp diyebilirmi Zekeriya Öz Bu ülekede tarafsız ve bağımsız cumhuriyet savcısıdır ? Tarafsızdır, Bağımsızdır, görevini hukukun üstünlüğüne evrensel hukukun gereklerine göre yapar diyebilir mi herhangi bir kimse. Diyemez. Böylesi bir curreti bir ülkenin Başnakanına karşı gösteren birisi sıradan vatandaşlara karşı beğenmemezliği olursa, onlara karşı kini nefreti öfkesi olursa onlara dünyayı nasıl dar edeceğini siz varın düşünün. Onun için HSYK'yı ben buradan HSYK'nın başkanı olarak bir kez daha göreve davet ediyorum. Bağımsızlığını, tarafsızlığını yitirmiş cumhuriyetin savcısı olma özelliğini kaybetmiş birine karşı hukuun gerekleri neyse lütfen hukukun gereklerini uygulayın. Türkiyenin bağımsızlığını ve tarafsızlığını yitirmiş hakim ve savcılardan kurtulmak için mücadele verme zamanıdır. Türkiyenin yargı içerisinde ve dışarısında yargının bağımsızlığına gölge düşürecek ne kadadr gölge varsa, ne kadar kişi varsa bunların hepsiyel sonunda kadar mücadele etmemiz lazımdır. Biz kararlı bir biçimde bu mücadelemizi sürdüreceğiz. O yüzden Yargıtay'ın Danıştay'ın yüksek mahkemelerimizin değerli başkan ve üyelerinin de hukukun karşısına çıkan kararlar karşısında hukuka sahip çıkmalarını u karaları alanların karşısına, bu kararları alanlara hukuk öyle değil böyledir diye cevap vermelerini bekliyorum. Çünkü hukuka onlara kararlarıyla sahip çıkmak durumundadırlar. İç işleri bakanlığı yürütmeyi durdurma kararına itiraz ediyor, daha karar bakanlığa tebliğ edilmeden yürütmeyi durdurma kaldırıldıktan sonra Bölge idare tarafından mahkeme esastan karar veriyor. Hemde hukukun dışına çıkarak. Onun için kim hukukun dışına çıkıyorsa bilmeli ki hukuk onun yakasına mutlaka yapışacaktır. Bu gün yapışmaz yarın yapışır. Hukusu çiğneyenlerden hukuk hesabını mutlaka soracaktır. Ben bu vesileyle tekrar iftarımızn orucumuzun hayırlı olmasını diliyorum. Türkiyemizin hukuk devleti niteliğinin önümüzdeki dönemlerde daha güçlenerek yol alacağına inanıyorum. Hukümet olarak biz Türkiye Cumhuriyeti devletinin hukuk devleti niteliğine gölge düşürecek her türlü şeyin karşısında olacak, yargımızın bağmsızlığını ve tarafsızlığını korumak için atmamız gereken adımları tereddütsüz atacağız. Buradan bir kez daha söylüyorum, en radikal adımları atmaktan asla çekinmeyeceğiz. Ne lazımsa yapılması geren hepsini yapacağız. Ama en büyük icraatı hakimlerimiz ve savcılarımız yapacaktır. Tekrar hepinizin kadir gecesini ve bayramını kutluyor, hepinizi saygıyla Allaha emanet ediyorum.

Sosyal Hesabında Paylaş
T.C. Adalet Bakanlığı Basın Müşavirliği Resmi Web Sitesi © 2015 Tüm Hakları Saklıdır. →WebPortal←