Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın Ağır Ceza Merkezleri Başsavcıları Toplantısında Yapmış Olduğu Konuşma A+ A-
16.07.2014

Saygıdeğer müsteşar yardımcılarımız, genel müdürlerimiz ve çok kıymetli başsavcılarımız hepiniz hoş geldiniz şeref verdiniz. Sizleri Ankara'da ağırlamaktan büyük bir memnuniyet duyduğumuzu ifade etmek isterim. Bugün aranızda bulunmayı arzu etmemin nedeni size nutuk çekmek değil, işin doğrusu yargının en üst noktalarında görev yapan sizin gibi çok değerli Cumhuriyet Başsavcılarımızla hasbihal etmek.

Türkiye'de çok siyasetin tartışılması, eleştirilmesi lazım. Zira halkın pek çok meselesiyle uğraşan bir yapı, beklenti var. Ama Türkiye'de sadece bugün değil, dünden bugüne baktığımızda tartışmaların odağında her zaman yargı olmuştur. Bunu doğal karşılıyorum. Zira on binlerce, yüz binlerce dava var ve bu davaların tarafları, avukatları, kazanımları, kaybedenleri var. Bu kadar kişiyi ilgilendiren konunun gündemde olması elbette doğaldır. Bunların içerisinde siyasi içerikli davalar, meşhur kişiler, pek çok husus var. Bu nedenlerle yargının gündemde olması normaldir. Bu işin doğasında var. Bundan biz de Bakanlık olarak rahatsız değiliz.Rahatsız olduğumuz ya da hepimizin rahatsız olması gereken bir husus var. Bu ise yargının medya gündeminde olumsuzluklarla yer alması. Bununla ilgili hepimize çok büyük görevler düşüyor.

Yargı görevi yapan başta başsavcılarımız olmak üzere, hâkimlerimizin ve diğer çalışanlarımızın çok titiz davranmaları son derece önemli. Çünkü hepimizin hakkıyla ilgili hususlarda karar veriyoruz. Siz karar verdiğinizde, bu kararlar kesinleştiğinde, herkes için uyulması ve uygulanması zorunlu bir karar haline dönüşüyor. Hiç kimsenin buna itirazı söz konusu değil. Bu nedenle yargı görevi yapanların kararlarıyla konuşmasına bizim son derece önem vermemiz lazım.

Ancak zaman zaman televizyonlarda bakıyoruz siyasiler nasıl konuşuyor, atışıyor, tutuşuyorsa, yargı görevini yapan bazılarının da, aynı onlar gibi atıştığını, konuştuğunu ve bir takım işler yaptığını, ithamlarda bulunduğunu görüyoruz. Bu hakikaten yargıya olan güveni zedeliyor. Çünkü savcıları, yargıçları halk biraz daha üst perde de görüyor. Onları biraz daha farklı bir noktaya konumlandırıyor.

Tartışmalara baktığımda, onları dinlediğimde, etkiye ne kadar açık olduğunu gördüğünde 'Eyvah! Bu kadar kolay etkilenebiliyorsa benim davamda benim işimde halim nice olur' diyor. Halbuki yargı görevi yapanların kararlarıyla konuşması lazım. Eğer bizim gerekçelerimiz çok sağlam ve sağlıklı olursa onu okuyan, verdiğimiz karar hakkında 'Ya hakikaten doğru karar vermiş' der. Ama gerekçemiz yanlış, eksik, çalakalem olursa, verdiğimiz hüküm noktası ne kadar doğru olursa olsun bunu okuyanlar ikna olmaz. Siz kamuoyunu da ikna edemezsiniz. Bu nedenle yargı görevi yapanların yargı ile ilgili bir konu olduğunda kamuoyunu bilgilendirmek gerektiğinde, elbette bunu doğru bir biçimde yapması lazım. Tabi bu noktada başsavcılarımıza önemli görevler düşüyor.

Diyelim ki bir olay var. Türkiye gündemi bununla alakalı sarsılıyor. Yalan yanlış pek çok bilgi dolanıyor. Elbette orada başsavcımız duruma vaziyet etmeli ve onunla ilgili işin esasını kamuoyuyla paylaşacak bir açıklamayı yapmalı. Bu son derece önemli. Bunu HSYK ile gerekirse idari görev olduğu için bakanlıkla da istişare etmeli.

Kamuoyunu doğru bilgilendirmemiz, bu konulardaki yanlışlıkların ve karalamaların önüne geçmemiz bakımından son derece ben önemli olduğunu düşünüyorum. Ama öyle pek çok hüviyetle oluyor. Zaman zaman broşür dağıtan savcılar veya televizyonlara çıkıp tartışmacılar gibi birbirine laf yetiştiren yargı görevlilerini  görüyoruz. Emin olun hem kendine olan saygıyı hem de yargıya olan saygıyı azaltıyorlar.

Biz siyasetçi olarak eleştirebiliriz. STK, başkaları eleştirebilir. Sonuçta onlarla ilgilenen birileri var konuşabilir. Biz şuna bakacağız, aldığımız karar doğru mu, bizim gerekçelerimiz yerinde mi, mesele odur. Vicdani bakımdan rahat mıyız, odur. Dışarıda kıyametin kopması bizi ilgilendirmez. Biz eğer o kıyameti takarsak doğru kararları almakta zorlanırız. Ben bu nedenle medya yargı ilişkilerine özellikle vurgu yapmak istedim. Medya yargıyla ilişkini mahir insanlar vasıtasıyla kurar. Onlar bizden çok şey alıyor. Ben bir siyasetçi olarak gizli toplantılarda konuştuğumuz konuların satır aralarında toplantıdan sonra nasıl yayınlandığına çok şahit oldum. Toplantı gizli, 12 kişi. Diyelim ki Başbakan'ın başkanlığında partinin MKYK’sı toplanıyor. Telefonlar da yok. Sonra ertesi gün bir bakıyorum, kim hangi cümleyi söylemiş emin olun virgül kaçmadan yazıyorlar.

Sonra ‘Ya sen mi verdin?’ diye soruyorum. Vermedim diyor. Ben ilk gün karar verdim, Arayanlara bende bilgi yok dedim. ‘Ya biz alıyoruz’, ondan gidip alın o zaman kimden alıyorsanız. Beni kimse aramıyor ama ne yapıyorlar? ‘Ya şu konu konuşulmuş. Biz sadece teyit için aradık, doğru mu’ diyor. Şimdi bir cümle oradan alıyor, ondan sonra evet demesen bile onun evet ya da hayır demesine dair bir tavır takınmak istiyor. O takınınca ‘Bunu konuşmuşlar’ diyor. Ondan sonra öbürüne. Emin olun yarım saatte aynen şifre çözer gibi oradaki meseleyi çözüyorlar.

Medyada yargı muhabirleri var. Yargıyla ilişkisi olan basın mensupları var. Onlar sizden ne kadar çok bilgi sahibi olmak istiyorsa emin olun sizin gücünüz o kadar zayıf olur. Çünkü zayıf noktalarınızı, güçlü noktalarınızı biliyor. Onlar sizi ona göre o yana bu yana çeker. O yüzden medyayla olan ilişkilerimizde yargıya olan güveni sarsacak bir yaklaşım içinde olmamak lazım. Geçmişte Yargıtay, Danıştay, HSYK, başkaları bildiri yayınlardı. Türkiye birbiriyle kavga eden bir görüntü içindeydi. Bizim yargıya olan güveni ve hukuk devletine olan inancı tesis bakımından bu hususta çok çok hassas olmamız gerektiğini buradan sizlerle bir kez daha paylaşmak istedim.

Yeni Ceza Mahkemesi Kanunu (CMK) yürürlüğe girdi. Esasında yeni CMK delilden şüpheliye gitmeyi hedefleyen bir kanun. Onun için bizim iddianamenin iadesi müessesemiz var. Neden? Delilleri sağlam topla. Öyle bir delil topla ki bunu dava açtığın zaman hâkim onu iade etmesin. Eğer eksik yaparsanız yanlış yaparsanız işte onlar kanunda öngörülen kurallara uygunsa mahkeme bunu iade ediyor. Esasında bu iddianamenin iadesi müessesesi hukuka olan inancımızı, hukuk devletimizi güçlendirecek en önemli müesseselerden bir tanesidir. Bu müessese işliyor mu? Bence maalesef işlemiyor. Çünkü ben bazı iddianamelere bakıyorum, daha baştan okuduğumda onu kaldırır atarım. Ama kovduruyor, yargılıyor, basıyor cezayı mahkeme. Yargıtay’a gidiyor, Yargıtay'da onaylıyor. Olmaz böyle bir şey. İddianamelerimizi çok sağlıklı yapmamız lazım. Bence burada da en büyük görev Başsavcılarımıza düşüyor. Çünkü bütün savcıların biteri sizsiniz. İllerde Ağır ceza merkezlerinde başı sıkışan, eksik yapan, yanlış yaptığını düşünen sizlere geliyor. Sizlerden belki fikir alınıyor. Genç savcılarımız nasıl yapalım diye soruyor. Bu  iddianamelerin hazırlanmasını son derece önemli hale getiriyor. Çünkü iddianameler bir noktada lekelenmeme hakkı bakımından, masumiyet ilkesi bakımından son derece önemli. Benim hakkımda bir iddia olabilir.

Ama bu iddianame eğer çalakalem olur ben sonra yargılanır beraat edersem o zaman bu iddianameyi hazırlayan bundan mesul olur. Benim inancıma göre neden tertemiz bir insanı lekeleyen bir iddianameyi biz ortaya koymuşuz.

Soruşturmanın gizliliği lekelenmeme hakkını muhafaza etmektir. Bir soruşturma gizli olursa kim haklı olursa olsun sağlıklı yürüyecektir. Ortaya çıktı sonra takipsizlik verdi. Kimse inanmaz. Mahkeme beraat verse yine güven sarsılır. Halbuki siz hiç kimse bilmeden, baksanız hakikaten bu iş var mı yok mu incelense sonra dosyayı kapatsanız kimse öfkelenmez, kimse de bir şey demez. İddianamelerin hazırlanması hususunda rakamlara baktığım zaman ürktüğüm bir manzara var. Onun için de inceleyin diye talimat verdim. Türkiye’de yılda kaç tane iddianame iade ediliyor. İki, kaç tane iddianame üzerine mahkemeler beraat kararı veriyor. Üç, kaç iddianame suç vasfının değişikliği nedeniyle farklı bir şekilde karara bağlıyor. Dört, kaç tane karar Yargıtay tarafından beraat verilmesi lazımken ceza verildi. Gerekçesiyle bozuluyor. Şöyle rakamları çıkaralım dediğimizde korkunç bir rakam ortaya çıkıyor. Pek çok iddianamenin daha ilk derece mahkemesinde beraatla sonuçlandığını görüyoruz. Pek çok iddianamenin suç vasfının değiştiğini görüyoruz. Diyelim savcı on iddianame düzenliyor da sekiz tanesinin suç vasfı mahkemece değiştirilirse oturup düşünmemiz lazım.

Şimdi biz iyi mi yapıyoruz? Dosya belli, delil belli. Ben birincisinde, ikincisinde hata edebilirim. Ama on tanenin sekizinde hata yapılıyorsa demek ki bizim oturup bunun üzerinde kafa yormamız lazım.

Yıl içinde bakıyoruz 50 tane dava açmış, 40’ı beraatla sonuçlanmış. Biz bunların hepsiyle ilgili yeni dönemde bir veri toplama işveli yapacağız. Çünkü onunla ilgili istatistiki şeyler oluşturacağız. O çerçevede 10 tane iddianameden dokuzu beraat etti. O zaman biz onlarla ilgili atamalarda ve başka işlerde esasında bir kriter getirmemiz lazım. Şu anda rakamlar bizim Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürümüz Yüksel Bey buradaydı. Şu anda rakamlar var mı yanında senin? Siz onu toplantılarda paylaşın.

Yani gerçekten değerli başsavcılarımız rakamlara baktığımız zaman insan korkuyor. Bu kadar iddianameden bu kadar beraat olmaz. Yani 'İddianameyi düzenleyelim kurtulalım mahkeme kararı versin' dersek bu insanlar için hem ekonomik, hem toplumsal itibar hem de başka nedenlerle çok büyük kayıplara yol açıyor. Çünkü bazen yüz kızartıcı bir suç oluyor, bazen de hakikaten haysiyetini, onurunu tamamen yok eden bir iddia oluyor. Bize ne dediğimizde sonuçta o kişi ne yapıyor? Beraat ettiğinde emin olun o iddianame sanki mahkemenin kesinleşmiş hükmü gibi onun yakasında. Ondan sonra da çocuklarının yakasında durmaya devam ediyor.

Ben o yüzden diyorum ki bu iddianamelerle ilgili hususlarda başsavcılarımızın rehberliğine çok ihtiyacımız var. Çünkü başsavcılar gerçekten bu mesleğin en başarılı insanları arasında yer alan insanlar. Özenle seçiliyorlar. Sizlerin liyakati, özellikleri bu konudaki rehberliği başarı ile yapacağını çok açık gösteriyor. Ben o yüzden bu noktalarda başsavcılarımızın elbette mesleğin içindeki yenileri yetiştirici, geliştirici, daha iyi noktaya götürücü etkisi olduğuna da inanıyorum.

Buradan bir başka hususa geçmek istiyorum. Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı. Bunun üzerinde çok ama çok durmamız lazım. Yani bir günlük savcı 40 yıllık savcıya posta koyabiliyor. Bu bizim bir eksiğimiz. Halbuki bir yıllık bir savcı yanında 40 yıllık bir başsavcı ya da savcı gördüğü zaman bunu bir nimet görmeli. Yani, 'Tecrübe abidesi yanında duruyor. Benim için bir nimet. Ben bundan eksiklerimi öğrenirim, tecrübelerinden istifade ederim.' Bunun üzerinde durmak lazım. Tabi Adalet Akademisi eğitim sırasında, işin başında burada durması lazım. Savcılar, kıdemli hakimler, onca bilgi yüklü insanlarda mesleğe yeni başlayan meslektaşlarımızın istifadesi bir ayıp değil, bir eksik de değil. Kusur da değil. Ama öyle bir şey var ki ben görüyorum sanki bir ayıpmış gibi kusurmuş gibi yanındakini aramıyor, gidiyor bir tanıdığını arıyor. Yanındaki kıdemli savcı, başsavcıyla konuşsa kıyamet mi kopar. Ama öyle bir kötü anlayış ikame olmuş ki bu mensuplarımız arasında ayıplanıyor. Halbuki hakimlik, savcılık mesleği sadece akılla olan iş değil.

Aslında onun da kendi içerisinde bir sanat olduğunu görürsek öyle güçlü bir sanattır elbette ki usta çırak ilişkisi son derece önemli. Hakimlerimiz, savcılarımız tecrübesiz olanlara bilgisini, görgüsünü aktarmalı, tecrübesizler de tecrübelilerden bunu edinmeli ve bu yargı bağımsızlığıyla, tarafsızlığıyla ilişkilendirilmemeli. Bu geleneği siz değiştirirsiniz. Gençlere bunu tavsiye ederek, telkin ederek, onları yönlendirebilirsiniz. Biz de Adalet Akademisi’nde eğitim verirken yeni göreve başlayacak olanlara bu konuda çekinmemeleri gerektiğini söyleyebiliriz. Bunun eğitimini vermemiz lazım. Bu yargı bağımsızlığına asla müdahale değildir. Öyle de olmaz. Ama şimdi öyle bir şey var.

Yargı bağımsızlığı dendiğinde ben Yargıtay’ı, Danıştay’ı takmam. İşte bu konuda yıllar yılı yerleşmiş içtihatlar var. Ben onları takmam, kafama göre takılırım dendiği zaman da her kafaya göre de bir adalet çıkar. Onun için bizim yerleşik içtihatları değiştirecek bir şey olduğunda elbette bunlar değişebilir. Ama baktığınızda zaman zaman bana gelen bazı örnekler oluyor. Vatandaş bize getiriyor başımıza şu iş geldi diye. Baktığımızda orada bazen sıkıntıları görüyoruz. Bazı ilim adamları var. Yeni araştırma görevlisi olmuş. Yeni bir şey bulmak için, ben farklı bir şey buldum demek için ne kadar fantastik konular varsa oraları araştırıyor, bir şeyler çıkarıyor. Özellikle bunu ilahiyatçılar Ramazan’da çok yapar. İşte bilmem şöyle olursa oruç bozulur, böyle olmazsa bozulmaz. Millet rağbet eder. Onların tartışmaları yüzünden Ramazan’da bile orucumuzu doğru dürüst tutamayız. Yani böyle bakıyorum. Yargı içinde böyle düşünenler olabilir. Ama bizim bunlara izin vermememiz lazım ve bu noktada içtihadı değiştirecek bir şey olduğunda zaten Yargıtay da Danıştay da değiştiriyor.

Siz haklı olduğunuzda direniyorsunuz. Genel Kurul kabul ediyor. Genel Kurullarda veya Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurullarında kabuller kolay olmuyor. Sonuçta baktığımda haklı olduğunuzda kabul kesinlikle işliyor. Yargıtay’a veya Danıştay’a bakarsam ya da önceki içtihatlara bakarsam farklı bir adamım, bildiğim gibi yaparım dendiği zaman bambaşka bir sonuç ortaya çıkıyor. 
Yargı bağımsızlığı elbette yargı içerisindeki hiyerarşinin olmadığı anlamına da gelmiyor. Amenna. Ama bilenle bilmeyen her yerde eşit olmaz. Bu yargıda da böyle. Ama bilmeyenler bilenlerden istifade etmek mecburiyetinde. Tecrübesi çok olandan istifade etmek mecburiyetindeyiz.

Türkiye’de en çok tartışılan konulardan birisi yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusudur. Bağımsızlık ve tarafsızlıktan ne anlıyoruz. Herkes kendi kafasına göre bir şey anlatıyor. Tabi kendi anlayışımız. Sizler çok kıymetli yargı mensuplarısınız. Sizin elbette bir değerlendirmeniz var. Ben yargı bağımsızlığından yargıçların ve savcıların hiçbir şeyle bağımlı olmadığını anlamıyorum. Ben onların esasında hak ve adaletle bağlı olduğunu düşünüyorum. Bizim Anayasanın 138. maddesi var. Çok önemli bir husus esasında. Hakimler ve savcılar görevlerini yaparken anayasaya, kanuna, hukuka ve vicdani kanaatlerine göre karar verirler. Bir kural. Esasında yargının neyle bağlı olduğunu vurguluyor. Hiçbir şeyle bağlı olmadığını değil. Biz anayasayla, kanunlarla daha geniş anlamda hukukla ve vicdanımız ile bağlıyız. Yargı görevini yapan kendi bağını bunlardan koparırsa o bağımsız yargı olmaz. O tam bağımlı bir yargı olur. Yani başka şeylerle bağımlı bir yargı haline gelir.

Bağımsızlıktan layüselliği de anlamamak lazım. Bazen işte ben karar veriyorum. Benim kararım doğru eğri beni ilgilendirmez diyor. Layüsel, hiç kimse soramaz. Hakimlik ve savcılık teminatı var. Soruşturma ve kovuşturma konusunda elbette yargının cesur hareket edebilmesi için diğer kamu görevlilerinin böyle güçlü teminatları var olması da lazım. Yargının bağımsız hareket edebilmesi için yargı içinde bazı kişilerin layüselliliği anlamına gelmez. Bir örnek vereceğim: Son günlerde poliste bir takım atamalar var, dava ediyor. Görevden alınan bir emniyet mensubu hakkında idare mahkemesi karar veriyor: Telafisi güç ve imkansız zarar nedeniyle yürütmenin durdurulması. Ondan sonra önceki kişinin atamasının onun yerine atanan kişinin atamasını iptaline dava eden kişininde oraya atanmasına karar veriyor. Anayasa çok açık; idarenin yerine geçemezsin, takdir hakkını kısıtlayamaz, yerinde denetim yapamaz. Bu arkadaşımız karar verirken 'Ben bağımsızım' diyor.

Kusura bakma sen bağımsız değilsin başka yerlere bağımlısın. Ben Anayasa'ya bağlı hukuka bağlı vicdana bağlı bir hakime savcıya her şeyimi emanet ederim. Ama bunların dışında başka yerlere bağlı savcı ve hakime hiçbir şeyimi emanet etmem. Milletin de emanet etmesini istemem, böyle bir şey olmaz şimdi veriyor kararını. Ondan sonrada Yargıya, hukuka güven kalır mı arkadaşlar.

Biz kanunu açık açık çiğneyemeyiz. Bakın bir örnek daha vereceğim. İstanbul’da bir polis KOM’da çalışıyor. Onu almış başka bir daireye vermiş TEM’e vermiş. Şimdi bina aynı bina bir kat değiştiriyor polisin katını değiştiriyor. Ondan sonra bir bakıyorsun telafisi güç ve imkansız zarar nedeniyle yürütmeyi durdurma bozulan görev. O zaman ben çaycımı da değiştiremeyeceğim yani oda uzmanlık gerektiren bir iş benim kiminle hangi çaycıyla çalışacağım.

Eğer bu kadar müdahil olursak yargı bağımsızlığı zarar görür. Bakanlıktaki arkadaşlara; "Bir bakın telafisi güç ve imkansız iş nedir? Danıştay bu konuda ne diyor' arkadaşlar bana bilgi notu getirdi. Danıştay’ın bütün içtihatları şu bir defa uygulanmakla tükenecek iş ve işlemler için kullanılır diyor.

İşte yıkım kararları: Belediye yıkıyor, onun telafisi mümkün değil, Hükümet bir yabancıyla ilgili sınırdışı kararı vermiş, sınırdışına çıktı, onun telafisi mümkün değil, idam kararı vermiş infaz yapılacak, idam edildi telafisi mümkün değil, ağaç sökme kararı verilmiş, sökülecek, bunların telafisi mümkün değil. Danıştay'ın bütün içtihatları böyle. Ama şimdi içtihatları değişiyor. Böyle bir şey olmaz. Onun için ben yargı bağımsızlığı derken hiçbir şeyde bağlı olmamayı hiç anlamıyorum. Esasında Anayasayla, kanunla, hukukla, vicdanla bağlı bir yargıyı anlıyorum. Böyle olması lazım. Bunlarla bağlı olmamız lazım. Bunlarla bağlı olduğumuz zaman eminim ki yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda pek çok tartışmayı önleyebiliriz.

Bu noktada elbette bizim rehberliğimize Başsavcılarımızın liderliğine çok ciddi yargımızın ihtiyacı var. Davanın taraflarını beğenmeyebiliriz veya soruşturduğumuz kişileri sevmeyebiliriz. Yani fikren uyuşmayabiliriz, kişiyi beğenmeyebiliriz, başka sebeplerimiz olabilir. Hepsi mümkündür. Eğer bizim yaklaşımlarımız taraflara göre de değişiyorsa o zaman da ayrı bir sıkıntı var demektir. Biz tarafsızlığı, bağımsızlığı sadece bizim dışımıza karşı, herkese karşı bağımsızlık anlamında algıladığımız gibi aynı şekilde şöyle de algılamamız lazım. Kendi siyasi görüşünüze karşı bağımsız, tarafsız olacağız. Kendi inancımıza karşı da bağımsız ve tarafsız olacağız. Medyaya karşı da davanın taraflarına, soruşturmanın taraflarına karşı da biz bu noktada bağımsız ve tarafsız olacağız. Bunu yapmamız lazım. O zaman biz yargıyı güçlendiririz.

İstanbul’da bir olay yaşandı biliyorsunuz. Bir savcımız kalktı orada bildiri dağıttı. Geçmişte yaşanmış bir hadise. Şimdi tarafsız mı bu savcı? Bazılarına sorarsanız tarafsız, çok iyi iş yapıyor. Ama bana göre gırtlağına kadar taraf olmuştur. Çünkü başsavcılar işbölümü yapabilir. Başsavcılar bir dosyayı alır başkasına verebilir. Ben sizin kadar işin içinde değilim, avukatlık kısmında bulundum. Soruşturmaları savcı kendi adına yapmaz, başsavcılık adına yapar değil mi? Başsavcı adına yapar. Sizin adınıza soruşturma yapılıyor. Sizin adınıza yapılan bir soruşturmada sizden gizli bir şey olur mu? Olmaz. Şimdi öyle mi? Bakıyorsun Başsavcıdan da gizliyorlar. Benim adıma yapıyorsun sen soruşturmayı.

Ondan sonra Başsavcı bir tasarrufta bulunduğunda onlarca belki Başsavcı olarak sizler, her biriniz bulunduğunuz yerde, bir iki tane dosyanın, her gün olmasa bile her ay bir kaç dosyanın el değiştirmesi kararını veriyorsunuz. Vermenizde gerekebiliyor. Bazen iş yoğunluğundan bazen başka nedenlerle veriyorsunuz. Onun için ben bu noktalarda tarafsızlık ve bağımsızlık konusunu kendi ideolojimize inancımıza karşı, başka dosyanın kararlarına karşı, soruşturmanın muhataplarına karşı olan duygu ve düşüncelerimizden de bağımsızlık ve tarafsızlık olarak algılamamız gerekir. Onun üzerinde de bizin son derece dikkatle durmamız gerektiğine ben yürekten inanıyorum. Çünkü eğer bunu yapmazsak yargıya olan güveni biz güçlendiremeyiz. Hatırlar mısınız Türkiye'nin gündeminde uzunca bir zaman 301 tartışmaları vardı.

Yeni Ceza Kanunu çıkınca 301 ile ilgili soruşturmada Adalet Bakanlığı'nın izni kaldırıldı. Dedik ya ayıptır. Yani burada niye soruşturma da biz izni koyalım, kaldırdık. Sonra Kıyamet koptu. Orhan Pamuk'la ilgili meşhur bir hadise yaşandı. Ondan sonra savcılarımızdan bir tanesi takipsizlik kararı verdi. Çok ilginç dosyada Orhan Pamuk'un ifadeleri aynı, deliller aynı savcı farklı, savcının biri takipsizlik kararı verdi. Ondan sonra diğer başka yerde açılan diğer soruşturmada da savcının birisi dava açtı. Sonra Türkiye günlerce bunu tartışmıştı. Biz yeniden Adalet Bakanlığı'nın iznini getirdik, meseleyi öyle çözdük. Yine hatırlarsınız ifade hürriyeti ile ilgili bazı maddeler var. Bizim kanunlarımızda özellikle eleştiri kısımlarıyla alakalı maddeler var. Ondan sonra da siz 301. madde de bu var. 299'da zannedersem bu var. Ondan sonra 216'da bu var. Yani ifade hürriyetiyle ilişkili maddelerin altında şöyle bir ifade var: Eleştiri maksadıyla yapılan düşünce açıklamaları suç sayılmaz. Ben bunu yargıya büyük saygısızlık olarak hep kabul ederim. Elbette suç sayılamaz.

Ama Türkiye'de öyle kararlar çıktı ki, suçlar öyle bir şey oldu ki, Kanuna bunu biz yazmak zorunda kaldık. Onun içinde ben, niye çıkıyor bunlar, bu işi yapanların kararsız olmadığından çıkıyor. Kararsız değil. Tarafsızlık ve bağımsızlık konularında, arkadaşlarımızı yetiştirirken de işlerimize bunları yansıtırken de hepimizin çok çok üzerinde hassasiyetle durmamız gerektiğine ben yürekten inanıyorum. Sizlerin hassasiyet gösterdiğinizi de biliyorum. Bunları -bu konularda hassasiyet yok- diye değil, siz değerli Başsavcılarımızla bir araya gelmişken, bir hatırlatma kabilinden tekrar ediyorum. Yoksa elbette ki sizle bu noktada büyük bir hassasiyet gösteriyorsunuz.

Son anketleri takip ediyor musunuz bilmem. Yani kamuya güvenle ilgili TUİK tarafınsan yapılan anketler var. Hangi hizmete ne kadar güveniyorsunuz? Hizmeti sunanlara ne kadar güveniyorsunuz? Anketleri var. Sağlıkta, adli hizmetlerde ve diğer hizmetlerde memnuniyet anketleri var. Tabi adalet camiasında memnuniyeti yukarıda tutmak kolay değil. Niye değil? Çünkü sonuçta yüz binlerce davanın kaybedenleri var. Yarısı kazanırsa yarısı kaybediyor. Kazanan da tam mutlu değil. Çünkü tam istediği gibi kazanamıyor. Bir kısmı hapis cezası alıyor. Öbür taraftan ceza almasını isteyen cezasını az buluyor. Esasında iki tarafı da bizim alanımızda memnun etmek o kadar kolay bir iş değil. Ama ben bütün bunlara rağmen yargının güvenilirliği skalasında polisten daha geride olmasını asla kabul etmiyorum. Şu anda biz onlardan geri noktadayız. Eskiden insanlar polise gitmekten, karakola yolu düşmekten korkarlardı. Şimdi mahkemeye gitmekten korkuyorlar. Savcının adını duyunca korkmaya başladılar. Bunu değiştirecek bir şey yapmamız lazım. Çekiniyor insanlar. Savcıya ifade verirsem ifadem tam zapta geçer, hakime verirsem benim ifadem tam zapta geçer, o beni anlar, o beni dinler. Ama şimdi savcılar işin çoğunu polise yaptırıp, hatta polisin düzenlemesine göre hareket tarzı ortaya koyunca da savcılık mesleği de ortadan maalesef kalkıyor. Bunun için de bu soruşturma konusunda polisi bizim yönlendirmemiz gerek.

Esasında işin patronu olmamız son derece önemli. Çünkü polisin eksik, yanlış yaptığı veya yapamadığı durumlarda biz ne yaparız? Bilgimizle tecrübemizle yanlış yapmayı önlemeyi temin etmiş olabiliriz. Aman eğer biz patronajı bırakırsak o zaman sıkıntı olur. Bakıyoruz pek çok konularda soruşturma polisin üzerinde yürüyor. Savcılar polisin getirdiği taleplerle ilgili kısımlarda karar vermekte zorlanıyor. Bizim Ceza İşleri Genel Müdürü Metin Bey burada mı? Bana tutanaklar geliyor. Diyor ki 'İzinle ilgili falanca kişi sinkaf yaptı' diyor. İşte Başbakan'a, bakanlara, falanlara filanlara... Emin olun Edirne'den gelen tutanakla Diyarbakır'dan gelen tutanak, Osmaniye'den gelen tutanakla Ankara'dan gelen tutanak sanki aynı polisin elinden çıkmış gibi. Aynı cümleler, sinkaf yapmış şunu etti , bunu etti, tutanak tutuldu, işte izin için gönderildi.

Ne oluyor? Polise biraz yan baksa veya biraz sesini yükseltse tutanak tutuveriyorlar. Hadi bakalım işin içinden çık. Biz yüzde 99'una izin vermiyoruz. Ama bunları da bizim savcılar olarak böyle iş yapanlar karşısında " dur bakalım ya, sen ne yapıyorsun ?" Bak şimdi biz bir yerde duyduk kalkıyorlar, dövüyorlar, adam komaya giriyor. Bizim onu da dememiz lazım. Şimdi tutanak tutuyor, doğru mudur eğri midir biz itibar ediyoruz. Ama eğer eğriyse bizim onlara da iyi bakmamız lazım. Ben o yüzden savcı polis ilişkisinde savcılarımızın etkin rol almasını istiyorum. Bana göre de soruşturmanın patronu Cumhuriyet Savcılarıdır. Polis adli kolluk olarak sadece bir patronun emrini yerine getiren işçinin pozisyonu neyse, onun pozisyonu o dur. Ona daha büyük bir pozisyon verirseniz, bana göre soruşturmanın sıhhatini de tehlikeye koyarsınız. İstanbul'da devam eden soruşturmalardan birinde dönemin Başbakan'ı geçiyor. Polisin hazırladığı şeyler.

Yani bir savcı ona müsaade eder mi? Etmemesi lazım. Polis bunu yapar mı? Yapıyor. O ibadet aşkıyla yapıyor. Çünkü bağımlı. Ama savcı bunu gördüğü zaman onun bağını kesmesi lazım. Savcı ne yapıyor? Ya biliyor -ki bu olayda ben bildiğine inananlardanım- ya da haberi yok, patronaj onda değil. Onlar hazırlıyor getiriyor. Ondan sonra o da altına imzayı koyuyor. Ya yanlış ya da eksik yaptılarsa, doğru yapmadılarsa. Bu noktalarda bizim üzerimize çok çok büyük görevler düştüğüne ben yürekten inanıyorum. Onun için polisle savcılarımız arasında ilişkinin bir sağlıklı zemine oturması, savcılarımızın soruşturma konusunda gerçek patron olduklarını asla unutmaması ve orada polisten kaynaklanan yanlışlıklara varsa izin vermemesi elbette lazımdır. Bakıyorsunuz pek çok olayda sorunlar çıkıyor. Bu noktada bütün savcılarımıza büyük görevler düşüyor.

Bir de cezaevi konumuz var. Başsavcılarımız elbette cezaevlerinden sorumluluk çerçevesinde genel anlamda sorumlu. Ama bir de cezaevine bakan savcılarımız var. Cezaevlerinde şu anda 150 bin civarında insanımız var. Bunların içerisinde herkesin suçu farklı. Kimisi tutuklu, kimisi hükümlü ama sonuçta bu kadar insan yaşıyor, bunlarla ilgili de bizim başsavcılarımızın mutlaka yaptığı çalışmalar var. İşleri takip ediyorsunuz. Her sorunu kendi sorununuz kabul ediyorsunuz. Yeni dönemde cezaevlerinin dış güvenliğini Adalet Bakanlığına alıyoruz. Jandarma önümüzdeki 5 yıl içerisinde kademeli olarak dış güvenlikten çekilecek ve tamamen Adalet Bakanlığına geçecek. Bu noktada bütün yük bizim üstümüzde olacak. O nedenle cezaevi ile ilgili hususlarda başsavcılarımız zaman zaman cezaevlerine uğrasalar, ne yapıyorsunuz, ediyorsunuz deseler, emin olun iki ayda bir gitseniz bile oraya bakan savcı işini daha iyi titizlikle takip eder. Hem de oradakiler 'Bizim başsavcı sağı solu belli olmaz adam çıkar gelir' der. Gardiyanı, diğerleri hepsi işine daha dikkatli davranır.

Çok büyük ve kalabalık cezaevleri var ama siz bir yere gittiğinizde emin olun o hemen yayılır ve orda görev yapanların daha dikkatli davranmalarına vesile olur. Özellikle bu mahkumların hastanelerde tedavi gördükleri yerlere dair çok ciddi şikayetler alıyoruz. Zaman zaman bize de söylüyorlar böyle alt katlarda izbe yerlerde hijyenik bakımdan çok kötü olan yerlerde tedaviler yapılıyor. Sağlık çalışanları kendi açısından bir şey yapabilir. Ama biz şunu unutmayacağız suçu işlemiş olanlar kim olursa olsun bunlar bizim devletimize emanet bizim vatandaşlarımızın yavrularıdır. Bizim insanımızdır, bize emanettir. O yüzden de başsavcılarımız ve infaz savcılarımız gidip o tedavi görülen yerleri keşke bir kontrol etseler. Bize bazı fotoğraflar iletildi, bir baksanız nerde tedavi görüyor.

Bir mahkum hastaneye kaldırıldığında keşke başsavcılarımız bir gidip onu ziyaret etse. Nerde duruyor diye bir baksa ve orada acaba bir hasta durur mu, durmaz mı bunun üzerinde bir dursa. Onun için sağlıkla ilgili illerimizdeki kişilerle irtibat kurarak bunların tedavisini daha uygun yerlerde yapılması konusunda iş birliğini yapmalıyız, işi de takip etmeliyiz. Aşamadığımız konular olursa da Bakanlığımıza dile getirirseniz biz gerekeni yaparız.

Adliyelerin durumu şu anda iyi Allah’a şükür. İnşallah yakında Türkiye bütün adliyeleriyle şu anda bitmiş olan 180 adliyeyle daha iyi olacaktır. Ondanda şüphemiz yok. Personel ve ihtiyaçları giderme konusunda çok ciddi adımlar attık, yinede atacağız. Bu yıl istinafı hayata geçireceğiz. Bu noktada kararlıyız. Çünkü buna yargımızın ciddi ihtiyacı var.

Bugüne kadar personel bahane edilerek hep ertelendi. Personel bahanesine sığınırsak istinaf yüz sene de Türkiye'ye gelmez. Çünkü bu bahane hiç bitmeyecek ama biz bu adımı atarsak ben yargıda büyük bir değişim dönüşüm olacağına inanıyorum. Çünkü çok tecrübeli yargıçlarımız savcılarımız görev yapıyorlar. Yargıtay’a Danıştay’a geçebileceklerin sayısı belli. Oraya da giremeyince 50 yaşında 40 yaşında artık ileri gitme ümidi kalmamış. Başsavcı komisyon başkanı gibi unvanlarda Türkiye genelinde sınırlı oranlarda gelemeyince o imkan kalmayınca heyecanı bitiyor. Artık 65'i bekliyor. Kendini tekrar etmekte onu usandırıyor. Hepimiz insanız. O yüzden biz diyoruz ki istinafı kurduğumuz takdirde bu anlamda da Yargıtay’a, Danıştay’a seçilen içimizden arkadaşlarımız olacak. Seçilemeyen işinin ehli olan arkadaşlarımızın bir kısmı istinafta görev yapacak, diğerleri ilk derecelerde olacak. Dolayısıyla bu anlamda da bir güç getirecek istinafta cezaların yüzde 91'i, hukukların yüzde 89'u istinafta bitecek.

Bu münasebetle hakim ve savcıların özlük haklarına ilişkin bir çalışma yaptığımızı sizinle paylaşmak istiyorum. Hakim ve savcıların mali sorunlarının giderilmesi için başlatmış olduğumuz çalışma Ağustos ayı içinde tamamlanacak. Bu çalışmamız tamamladığında Ağustos ayı içinde bunu TBMM’ye sevk edeceğiz. Görev yaptığınız yerlerdeki meslektaşlarınıza bu müjdeli haberi verebilirsiniz.

Şahsınızda tüm yargı çalışanlarına kolaylıklar dilerim…

Sosyal Hesabında Paylaş
T.C. Adalet Bakanlığı Basın Müşavirliği Resmi Web Sitesi © 2015 Tüm Hakları Saklıdır. →WebPortal←